“Tribünler sınıfsızdır” diyen Prof. Dr. Ahmet Talimciler “oğlak sohbetleri”nde :)

Açıkçası insanın merakı ve ilgi alanları yıllar içinde değişebiliyormuş. Ahmet hocayı lisans dönemimde Ege Üniversitesi’nde aynı binada olduğumuz ve onlar yan koridorda olduğu için zaten biliyordum. O zamanlar (1999-2003), sosyoloji hep daha merak uyandırıcı olmuştu benim için. Elbette sadece bu bilim dalı değil, diğer bilim dalları da öyle. Mesela, aynı koridorda psikoloji, felsefe de vardı ve arada oradakileri takibe alırdık. Ahmet hocanın futbol üzerine yazıları, çalışmaları o zaman dikkatimizi çekiyordu. Hadi bir de buna yurttan arkadaşım Mine Ece’nin merakını ekleyeyim tam olsun açıklamam. Mine futbol merakını hep canlı tuttu ve benim için ilginç bir deneyimdi onun merakı. Zaten sonra da spor üzerine kariyerini ilerletti. Bir ara evini stadyuma yakın kiralamıştı İstanbul’da ve heyecanla ondan bahsetmişti. Ben de toplumu anlama çabasının her alana daha yakından bakmakla mümkün olabileceğini biliyorum. İşte bu nedenle sağımda solumda dönen bu konunun sanırım artık önümüzde durması gereğini düşündüm. Epeydir kafamda olan soruları Prof. Dr. Ahmet Talimciler’e sormayacaktım da kime soracaktım ama değil mi? Çok mütevazi ve nazik olan hocama sadece bir mesajım yetti, akşamına aradı ve telefonda ne yapmak istediğimi anlattım. Ortaya bu güzel söyleşi çıktı. Her yanıt özenle yanıtlanmış ve ilmek ilmek işlenmiş. Holigan nedir, fanatik nedir, taraftar olmak neden önemli ve daha bir sürü soruya yanıt hemen geldi. Bunlara ilave futbolun sınıfsal yapısı, toplumsal işlevleri ve şiddet ile medya arasındaki ilişkiler de bir sosyolog gözüyle düşünüldü. Sadece akademik bilgi değil, pratikte de işin içinde olan hocamız tam da kafamdaki gibi; bildiğini anlatma, aktarma, paylaşma gayretiyle bir kez daha kendisine saygı duyduğum bir kişi oldu. Ben 45 yaşında bir kadın ve anne olarak 7 yaşındaki oğlumun arkadaşına bir futbol takımının endüstriyel ürünlerini hediye olarak almak istemesinden, okuma bilmezken futbolcuları anlatan kitaplara elinin gitmesinden yola çıkıp aklıma takılan her soruyu ve futbolun katmanlı yapısını sorulara döktüm. Ahmet hoca da kendisini şanslı hissettiği yerden; yani severek yaptığı işi ve gözlemlerini içtenlikle paylaştı. Merak edenleri buraya alalım 🙂  

Saadet: Ahmet hocam merhaba öncelikle teşekkür ederim söyleşi teklifini kabul ettiğiniz için. Uzun yıllardır makalelerle, kitap bölümleriyle, yazılarla, radyo programlarıyla toplumu, sporu ve hayatı anlatmaya çalışıyorsunuz. Değişen konu başlıklarıyla bu anlama telaşı devam ediyor. Telefon görüşmemizde mesela “ölüm sosyolojisi” derslerini 6-7 yıldır vermeye başladığınızı söylemiştiniz. Kısaca böyle bir giriş yaptım ve sizinle şiddet ile spor ve özelde futbol üzerine konuşacağız ama siz biraz kendinizden bahseder misiniz? Nasıl başladı bu süreç, coğrafya eğitiminden vazgeçip sosyolojiye geçmeniz ve sonrasında ilerleyen akademik hayatınıza, ilgi alanlarınız, çalışma konularınıza değinir misiniz?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: 1970 yılında İzmir Karşıyaka’da dünyaya geldim ve mahalle arasında başladığım futbol maceramın bir sonraki aşaması Karşıyaka Spor Kulübü’nün minik takımı oldu ve burada minik, yıldız ve genç takımlarında oynadım. Ardından 1984 yılında üçüncü lig kurulduğu için oluşturulan Tarişspor takımının genç takımına geçiş yaptım. Bu süreç benim lise hayatımın şekil değiştirmesine ve bugün bile işime yarayan on parmak daktilo yazma sürecinin başladığı Ticaret Lisesine gitmem ile sonuçlandı. Genç takımda oynadığım esnada futbol ile okulun bir arada yürümediği gerçeği ile yüzleştim ve okulu tercih etmek suretiyle futbol tutkumu başka bir yöne kanalize etmeye karar verdim. Lise eğitimim sırasında sosyoloji, felsefe, mantık gibi dersler görmedim bu yüzden de üniversite tercihlerim arasında olan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümünü kazandım. Burada iki yıl boyunca eğitim gördüm ve beşerî coğrafya derslerinde başarılı olmakla birlikte fiziki coğrafya derslerinde durum hiç de istediğim gibi değildi. Üstelik arkadaşlarımın büyük bir kısmının da fakültenin üçüncü katındaki sosyoloji, felsefe, psikoloji bölümlerinden oluşması sonrasında yeniden sınava girdim ve sosyoloji bölümünü kazandım. Sosyoloji bölümüne başladığım anda aradan geçen iki yıllık zaman dilimi içerisinde sosyolojiye ve sosyal bilimlere dair çok sayıda kitap okumuştum ve bölüme başladığım ilk günde yüksek lisans yapma düşüncesini zikrettim ardından da dört yıl boyunca gayet başarılı bir öğrencilik süreci geçirmek suretiyle bölümden mezun oldum. Üçüncü sınıfın sonunda bitirme tezi olarak ‘Futbolun Toplumsal İşlevi’ konulu bir tezi seçtim ve spor sosyolojisi alanı ile ilk kez bu tez vasıtasıyla tanışmış oldum. Çalışmayı 1993 yılında ilk kez gerçekleştirilen Sosyoloji Öğrencileri Kongresi’nde ODTÜ’de sundum. Mezuniyet sonrası yüksek lisans süreci başladı ve tez konusu olarak Türkiye’de Futbol Fanatizmi ve Medya İlişkisi (Fanatik ve Fotomaç Gazeteleri Üzerine Bir İnceleme) başlıklı tez ile 1998 yılında tamamladım. Yüksek lisansa başladığımda hem okuyup hem çalışıyordum-bu durum üniversite öğrenim hayatım boyunca da sürmüştü-1996 yılında Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü kadrosuna bağlı olarak araştırma görevlisi olarak göreve başladım. (Bir başka ifadeyle bu yıl akademide tam otuzuncu yılımı kutluyorum diyebilirim). Yüksek lisans ile yazmaya ve alana ilişkin farklı mecralarda görüşlerimi sunmaya başladım. Ulusal gazetelerin İzmir eklerinde başlayan yazma süreci belirli bir süre sonra ulusal basında yazma ile devam etti. İzmir’deki yerel radyo ve televizyonlarda başlayan yorumlar ulusal radyo ve televizyonlara da taşındı. Doktora tezinde Türkiye’de spor sosyolojisi alanında bir ilk olan ‘Türkiye’de Futbol ve İdeoloji İlişkisi’ni ele aldım. İlginç olan husus bölüm hocalarımın tamamının spor sosyolojisi çalışma isteğim karşısında tutum almış olmalarıydı. Bütün uyarılarına karşın içimdeki futbol tutkusunu akademik boyutlarda devam ettirmeye odaklandım ve aradan geçen zaman dilimi haklı olduğumu ortaya çıkarmış oldu. Doktora eğitimi sırasında önemli bir aşama 2001 yılındaki Milliyet Gazetesi’nin Sosyal Bilimler dalı ödülünü kazanmış olmamdır. Bu ödül töreni ile halen arkadaşım olan Mimar Sinan Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Prof .Dr. Elif Yılmaz ile tanıştık ve kendisine gönderdiğim çalışmanın Bağlam Yayınları tarafından basılması sonrasında 2003 yılında henüz doktoramı tamamlamadan yayınlanmış bir kitabım olmuştu. Kitabın yayınlanması ile alanda daha fazla insana ulaşmaya ve çok sayıda kişiden mesaj almaya başladım. Tarafıma gönderilen hiçbir mesajı yanıtsız bırakmadım ve alana ilişkin talep edilen görüşlerimi kendileri ile paylaştım. Çünkü el yordamı ile bir şeyler yapmaya çalıştığım alanda elimden geldiğince destek olma fikrini daima önemsedim. 2005 yılında tamamladığım doktora sonrasında sosyoloji bölümlerinde ilk kez spor sosyolojisi dersinin müfredata konulmasına katkı vermiş oldum ve yirmi yıldır bu dersi vermeyi sürdürmekteyim. Bunun yanı sıra iletişim fakültesinde spor medyası dersini birkaç dönem boyunca verdiğimi de ekleyebilirim. Alan içerisinde Boş Zamanlar Sosyolojisi, Popüler Kültür, Gündelik Hayat Sosyolojisi, Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Sosyoloji Tarihi, Siyaset Sosyolojisi, İletişim Sosyolojisi, Kent Sosyolojisi ve Bakırçay Üniversitesi’nde Sosyolojiye Giriş, Değişim Sosyolojisi ile Ölüm Sosyolojisi gibi dersler vermeye başladım.

 

Saadet: Akademi genelde birebir ilgi ile, makale okumakla, araştırma yapmakla ilişkilendiriliyor ve belirli bir kesimle sınırlı kalıyor. Ama siz bunun dışında birisi olarak pek çok çalışma ile hayatın ve toplumun içinde olarak edindiğiniz bilgiyi aktarıyorsunuz. Nedir sizi buralarda çeken şey? Radyo, köşe yazıları mesela, size buralardan iyi gelen şeyler nelerdir?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Akademinin içinde olmanın bu camia içerisindekileri güven içinde tutan önemli bir yanı var: Bilimsellik anlayışı sizin köşeli cümleler kurmak suretiyle kendinizi özellikle sosyal bilimler alanında daha güvende tutabilmenize olanak sağlıyor. Ancak böyle bir anlayış beraberinde içinde yaşadığınız topluma ayaklarınızın temas etmesini ve sizin yapıp ettiklerinizin içinde yaşadığınız ülkeye, dünyaya katkı sunabilmesi halini de sınırlıyor. Bir diğer önemli husus akademinin kendi iç dinamiği içerisindeki çekişmelerle geçip giden bir hayatın içinde var olmak durumunda kalıyorsunuz. Oysa dışarıda çok daha farklı bir dünya var ve bu dünya için yazmaya, konuşmaya, üretmeye başladığınız andan itibaren söz konusu gayya kuyusunun içinde kaybolmaktan da kurtuluyorsunuz. Benim en büyük şansım ilgi alanım olan konunun içinde yaşadığımız toplumda çok fazla bir şekilde karşılık bulmasıydı ve ben de bu noktada o güne kadar söylenilmeyenleri hem mektepli, hem de alaylı olarak söylemeye başladım. İşin akademik eğitimini almak önemliydi ancak taraftarlıktan gelmiş olmanın ve alt yapıda yöneticilik yapmanın etkilerini de eklemek durumundayım tabii bir de bunun içerisine söz konusu alanla ilgili gazetecilik, yorumculuk meselesini eklediğinizde bambaşka bir yapıya bürünmüş oluyorsunuz. Futbolda şiddetten söz ederken sadece şiddetin akademik arka planını anlatmıyorum aynı zamanda taraftar olarak zamanında yaşadıklarımdan da örnekler sunabiliyor, alt yapılardaki anlayışların yansımalarını cümlelerime katabiliyor ve medya içerisinde uzun zamandır yazan, konuşan birisi olarak burayı da işin içerisine dahil edebiliyorum. Aslında bu yapıp ettiklerim sayesinde bir başka ifadeyle yazarak rahatlıyorum. Son on yıldır T24 Haber sitesinde yazıyorum ve burada yazmanın en büyük avantajı gündemi yakından takip etmenin yanı sıra buna dönük bir yazma beceresinin de şekillenmiş olması. Akademideki arkadaşlarımdan farklı olarak gördüklerimi yazabilme şansına sahibim ve bu şansımı kullanmak suretiyle çoğu kez onların da sesi olabilmeye gayret ediyorum.

 

Saadet: Çok klasik sayılacak bir ifade ve bu isimle bir kitap var “Futbol asla sadece futbol değildir” . Yazarı da Simon Kuper. Bu ifade ile ilgili eleştirel cümleler ve yargılar da yer alıyor internet ortamında. Fazla anlam yüklendiğini söyleyenler, bir oyundan çıkartıldığını söyleyenler ve bu görüşe katılanlar. Dünya tarihinde önemli olaylar futbol üzerinden yorumlanabiliyor; bu işin bir tarafında kalsın, birçok örnek var. Sizce futbol nedir, ideolojik olarak nerede durur? Kitle psikolojisi üzerinden fanatik olmak neden risk ve tehlikeleri barındırır, biraz sizden duyalım istiyorum, buyrun hocam?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Bu cümleyi de yazarı da kitabı da gayet iyi bilenlerdenim. Ancak futbolun sadece bir söz üzerinden bir yerlere oturtulması fikrinin çok da tutarlı olmadığı gerçeğini hatırlatmak isterim. Futbol, içinde yaşadığımız dünyada birbirinden çok farklı milletlerin kendi kimliklerini ortaya koyma yolunda anlamlandırdığı spor dallarının başında geliyor. Öte yandan böylesine kitleleri ilgilendiren bir alan olması nedeniyle de iktidarların da ilgisini fazlasıyla üzerine çekiyor. Futbolun klasik Marksist yaklaşım çerçevesindeki afyon yaklaşımını tek başına doğru bulanlardan değilim, bu anlayışın zaman zaman karşılık bulduğu ülkeler ve toplumlar söz konusudur ancak kitlelerin uyutulması söz konusu olduğunda bambaşka aparatların da dolaşıma sokulabildiği gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Ayrıca futbolun zaman ve mekân açısından hiç beklenilmeyen bir şekilde kitleleri bir araya getirebilme gibi işlevinin de bulunduğu gerçeğinin bir hayli örneğinin olduğunu da eklemeliyiz. Buraya son bir eklemeyi içinden geçmekte olduğumuz süreçle bağlantılı olarak yapmanın yerinde olduğu kanaatindeyim. Futbolun bir oyundan iş olma sürecine doğru evrildiği günümüzde artık endüstriyel değil finansal futbol aşamasında olduğumuz için futbolun, neoliberal politikalar ile yakından bağlantılı bir alana dönüştüğünü ve bu durumun bambaşka bir görünümü ortaya çıkardığını da belirtmeliyim. Sorunun son kısmını oluşturan fanatik olma meselesinin daha en başından itibaren ülkemizde yanlış tartışılmaya başlandığını söyleyerek başlayabilirim. Fanatik olmak istenilmeyen bir durum değildir fanatikliğin karşınızdaki kitleyi yok etme düşüncesi ile ortaya çıkması durumu tehlikelidir. Ülkemizde taraftarlığın farklı aşamalarının da birbirine karıştırıldığı kanaatindeyim. Fanatik bir biçimde takımı ile bağlantı içerisinde bulunan kişilerin gündelik hayatlarını takımlarına göre ayarlamaları ve bu doğrultuda hareket etmeleri kaçınılmaz bir gerçekliktir. Futbolun, ölüm kalım meselesi haline dönüştürülmesi noktasında ise fanatiklik bambaşka bir görünüme bürünmeye başlar ki işte tam burası riskin tavan yaptığı zaman dilimidir.

 

Saadet: İnsanların bu kadar birbirinden farklı olup futbol takımı taraftarlığında bu kadar tek ses olabilmeleri çok ilginç geliyor bana. Bu bağlamda soruyorum; neden ve nasıl bireysel özelliklerden çıkıp kitle psikolojisine gidiliyor?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Taraftarlığı diğer pek çok aidiyet biçiminden ayıran önemli bir nokta var. Kişisel olarak birbirinden farklı pek çok derneğin veyahut sivil toplum örgütünün içerisinde yer alma şansımız bulunmaktadır ancak bunların hiçbirisinde taraftarlıkta olduğu gibi gel ne olursan ol gel anlayışı ile bir kabul söz konusu değildir. Bir başka ifadeyle aynı takımı tutan insanların bir aradalığı için herhangi bir sabıka kaydı veyahut aidat bedeli istenmez. Takımın renkleri, sembolleri ve geçmişi üzerinden bağlantı kurulur ve bu bağlantı hayatlarımızda pek çok şeyin değişmesine karşın kolay kolay değişmez. Şehrini, ülkesini, eşini, işini değiştiren insanların takımlarını değiştirmemeleri durumun başka bir şekilde var olduğunun göstergesidir. Tribünler sınıfsızdır, tribünler arasında sınıf farkı vardır ama her tribün kendi içinde sınıfsızdır. Böyle olduğu için birbirini hiç tanımayan insanlar tutmuş oldukları takımın golü sonrasında birbirlerini kucaklayabilirler ve sevinçlerine ortak olabilirler. Stadyumlar, içinde yaşanılan toplumun küçük bir minyatürünü sunarlar. Kitle olma hali tarihsel süreç içerisinde arenalardan başlayarak stadyumlara kadar geçilen bütün aşamalarda benzerlikler içermektedir.

 

Saadet: Eğitimcilerin bir kısmının futbol özelinde endişeleri duyuluyor. Bir erkek çocuğu futbolla fazla ilgili ise, okulu daha geri plana atabilir denilebiliyor mesela. Bunu diğer spor dalları için duymadım. Örneğin basketbol oynayan çocuklarla ilgili negatif cümle duymadım mesela. Sizce neden böyle ve bunun arka planında ne var?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Futbolun okulla birlikte yürüyebilmesinin yolu Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi kulüplerin alt yapılarında oynayan oyuncularının birlikte okula gitmelerini sağlayacak organizasyonları hayata geçirme işini halletmeniz gerekir. Bu uygulamayı Altınordu kulübü bir dönem uygulamaya çalıştı ancak ekonomik giderleri sürdürülebilir hale dönüştüremediği için istenilen sonuçlar ne yazık ki ortaya çıkmadı. Futbol alt sınıfların kendi toplumsal habituslarına başarıyla uyarlanabildikleri bir alandır. Buna karşın aynı alanın eğitim ile hemhal olmadığı koşullar nedeniyle futbolcuların büyük çoğunluğunun kendilerine uzatılan mikrofon karşısında kullanmış oldukları söylemler son derece benzer bir eğilim sergilemektedir. Buna karşın basketbol veyahut voleybol örneklerinde kapalı spor salonunun avantajlarını kullanan öğrenciler, okul saatleri sonrasında antrenman yapabilme ve buradan hareketle okul ve sporu birlikte sürdürebilme olanağına sahiplerdir. Basketbol veya voleybolculara uzatılan mikrofonlara gerek Türkçe gerekse de yabancı dilde rahatlıkla konuşabilecek bir görünüm sergiledikleri gözlerden kaçırılmayacak bir gerçekliktir.

 

Saadet: Ekonomipolitik sebeplerin de spor ve futbol ile ilgili tercihleri belirlediğini düşünerek soruyorum; takımlar ve semboller üzerinden aidiyet duygusu nasıl gelişiyor?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Bu sorunun yanıtı ülkemizde ve dünyada farklı şekilde yanıtlanabilir diyerek söze başlamak isterim. Bizim ülkemizde taraftarlığın dünyadaki örneklerinin aksine tüm ülkeye yaygın bir eğilim sergilemekte olan dört takım üzerinden yürüyebilme gibi ilginç bir görünümü söz konusu. Burada futbolun İstanbul takımları üzerinden yaygınlaşmasının ve söz konusu üç takımın daha en başından itibaren ülkenin spor organizasyonlarının da lokomotifi olma durumunun büyük etkisini göz önünde bulundurmalıyız. Dünyada taraftarlığın içinde doğulan kentin, bölgenin, etnik, dinsel ve sınıfsal kökenlerle olan bağlantısı söz konusu iken bizim ülkemizde durum böyle bir görünüm sergilememektedir. 1970’li yılların sonuna kadar üç takımın (Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray-ki bu takımları da alfabetik sırayla yazdığımı belirteyim çünkü takım tutan okuyucular için bu yazış hali bile sorun teşkil edebilmektedir) ardından da Trabzonspor’un-Bize her yer Trabzon- anlayışı ile tüm ülkede taraftarı olduğu gerçeği ile karşı karşıya kaldık. Sembollerin dünyadaki pek çok ülkede bir karşılığı söz konusu iken bizim için durum pek de böyle gerçekleşmiyor. Metafor olarak gündeme getirilen Kartal, Kanarya, Aslan ve Kaplan veya Hamsi nitelemeleri özellikle medyanın bu takımların birbirleri ile oynadığı karşılaşmalar sırasında öteki kavramının yerine ikame edebileceği söylemler olarak işe yarıyor.

 

Saadet: Toplumun hemen her kesiminde artan şiddet olayları futbol içinde de maalesef vardı ve hala da devam ediyor. Takımını istemediği için, onunla formasını giydiği/giymediği için gibi çok basit sebeplerle insanlar şiddete başvurabiliyor. Siz bir sosyolog olarak izliyor, takip ediyor, yorumlamaya çalışıyorsunuz. Tam da buradan soruyorum, takım tutmakla fanatik olmak arasındaki farkı anlatır mısınız? Şiddete giden yolu tanımlar mısınız ayrıca?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Futbolun vazgeçilmez öğesi olan taraftarlığı açıklamak istediğimizde seyirci, fanatik ve holigan gibi birbirleriyle doğrudan ilişkili olan tanımlamalarla karşı karşıya kalırız. Taraftardan başlayarak seyirci, fanatik ve holigana kadar uzanan bu hiyerarşik yapının açıklanması, futbolda yaşanan şiddetin aktörlerinin kimlerden oluşmakta olduğunu da anlamamızı kolaylaştıracaktır. Ancak bu sınıflamada kullanılacak olan ölçütün seçimi de farklı kültürlere ve araştırmacılara göre değişiklikler arz edebilmektedir. Taraftardan holigana doğru uzanan ayrımlaştırmada şiddeti benimseme ve bu doğrultuda çeşitli eylemler içerisinde yer alma davranışı ayırt edici olmaktadır. Örneğin Eric Dunning’e göre, futbol fanı olmayı belirleyen eksen takıma duyulan sevgi ve bağlılık iken, holiganı belirleyen temel eksen şiddettir. Ancak bu münferit bir davranış değil, “ritüelleşmiş bir saldırı formudur”. Fanatik, tutmuş olduğu takıma her koşulda bağlıdır ve takımının kazanması için her şeyi yapmayı göze alır.

2011 yılında Tübitak çalışmasında Taraftarlık Şemasını şu şekilde ortaya koymuştuk.

Sempatizanlar-Ilımlı-Sıradan Taraftarlar; Takımlarına karşı çok güçlü bağları yok.

Nadiren stada giderler, maç ve yorumları daha çok TV’den izlerler.

Takımları hakkında çok fazla bilgi sahibi değildirler, çoğu kulaktan dolma ve yüzeysel bilgilerle futbol hakkında konuşabilirler.

Takımları mağlup olunca büyük hayal kırıklığı ve kazanınca da büyük bir sevinç yaşamazlar.

Fanatikler-Hasta veya Sıkı Taraftarlar; Takımlarına bağlılık ve onunla özdeşleşme düzeyi yüksektir.

Takım taraftarlığının sosyal yaşamlarında önemli bir yeri vardır.

Takımlarının renk ve sembollerini kullanmaya özen gösterirler.

Olanakları ölçüsünde maçları stadyumlarda izlemeye gayret ederler.

TV’deki yorum ve tartışmaları pek kaçırmazlar, gazetelerden takımları ile ilgili haberleri izlerler.

Kulüp yönetimi, sporcuların durumu ve transferler hakkında bilgi sahibidirler.

Takımlarının aldıkları sonuçlardan etkilenirler. Kaybedince büyük hayal kırıklığı, kazanınca büyük coşku yaşarlar. Rakip takım taraftarları ile sürekli bir rekabet içindedirler.

Holiganlar-Ultra Fanatikler; Maçları deplasman dahil, stadyumdan izlemeye çalışır.

Organizedirler, grup halinde hareket ederler.

Önceden aralarında hazırlık yaparlar ve maçlara fırsat buldukça toplu halde giderler.

Stada giderken fırsat buldukça, yanlarında çeşitli silah, kesici ve delici aletler taşırlar.

İlgileri, maç izlemekten çok, rakip takımın oyuncuları, taraftarları ve bazen de polisle yaşanabilecek çatışmalara yöneliktir.

Her an kavga etmeye hazır bir kişilik yapısına sahiptirler.

Maçlardan önce çoğu alkol kullanır.

Bazıları çeşitli nedenlerle sabıkalıdır.

Kulüp yönetimi ile genellikle organik bağları vardır.

Şiddete giden yol noktasında en önemli husus taraftarlığın kimliğinizin hangi aşamasına karşılık gelmekte olduğu durumudur. Taraftar grupları içerisinde özellikle genç erkeklerin kendi kimliklerini kanıtlama adına içinde yer almak istedikleri grupların normlarına uygun hareket etmeleri çoğu kez şiddetin kolaylıkla karşılık bulması sonucunu doğurmaktadır. Bu noktada fiziksel şiddet kadar sözel şiddet kodlarını da göz önünde bulundurmamız gerektiğini belirtmeliyim. Daha önce yapmış olduğum bir çalışmada taraftarlara sizi tribünlerde en çok rahatsız eden hususlar nelerdir diye sorduğumuzda verdikleri yanıtlarda ilk sırada rakip takım taraftarlarının kendilerine yönelik küfürlü tezahüratları ve hazırlamış olduğu pankartlar dikkat çekiyordu. Birkaç soru sonra siz aşağıdakilerden en çok hangisi yaparsınız diye sorduğumuzda ise verilen yanıtların başında küfrederim geliyordu. Yani taraftarlar açısından küfretmek hem şiddete başvurmalarının en önemli göstergesi hem de en çok onları sinirlendiren husustur. Şiddet konusunda bir diğer önemli ayrımı holiganlara açmamız gerekiyor çünkü bu kitlenin maçlara gitme amacı yenmek, yenilmek veyahut eğlenmekten ziyade kavga etmek, içmek ve olay çıkarma üzerinde gerçekleşiyor. Bu açıdan şiddetin Vievorka’nın yerinde tanımlamasıyla kendini ifade etme olanağı bulamayan öznenin, kendini ifade etme biçimidir tanımlamasının futbol sahalarında fazlasıyla karşılık bulduğunu söylemeliyim. Gerek fiziksel gerekse de sözel şiddetin kapakları futbol sahalarında çok kolaylıkla dolaşıma sokulabilmektedir çünkü stadyumun büyüklüğünden başlayarak kitle içerisinde kaybolma düşüncesiyle birlikte bireyler bambaşka bir ruh haline bürünebilmektedirler.

 

Saadet: Üç büyükler diye bir gerçek var ve bunlar bir şehrin farklı semtlerinin adını taşırken ülkenin en önemli takımları oldular ve diğer illerdeki taraftarlar da bazen kendi ilinin takımını tutmazken bu üç büyüklere yönelebiliyor. Bu değişim ve dönüşümün nedenleri nedir sizce? Buna ilave olarak milliyetçilik duygusunu kıran bir yanı da var mı acaba üç büyüklerin?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Bu sorunun yanıtını yukarıda vermeye çalıştım. Buraya ilave olarak gücün ülkemizde taraftar tercihlerinde önemli bir etki yarattığı gerçeğini ekleyebilirim. Türkiye’de taraftarlık biraz da başarıya endekslidir. Üç büyüklerden birinin taraftarı olmak demek aynı zamanda ülkenin en çok taraftarı olan takımlarından birisinin de paydaşı olmak anlamına gelmektedir. Ülkemizin futbol kodlarının üç büyükler üzerinden yürütüldüğünü ve futbol medyasının yanı sıra futbolun bütün aktörlerinin de bu kulüpler açısından biraz daha eşit bir pozisyonda oldukları gerçeğini eklediğinizde aslında karşınıza çıkan eşitlerin mücadelesinden ziyade eşitsizliğin daha en başından normalleştirildiği bir alan haline dönüşmektedir. Üç büyüklerin yanı sıra Avrupa kupalarında mücadele eden bütün Türk takımlarının bizim takım görünümünde olduğu bir durumun yansımalarını en çok bu takımların yurt dışı karşılaşmalarına giden seyircilerin farklı formalarla bir arada maç seyrettiği görüntülerde şaşkınlığa uğrarsınız. Futbol bu noktada kulüp aidiyetlerini aşabilen bir noktaya karşılık gelebilir ve milli takım söz konusu olduğunda bütün kulüpler başka bir noktada durmak zorunda olduklarını bilirler. Şöyle bir örnek verebilirim Türkiye’de futbol oynayan hiçbir futbolcu milli takımdan affını isteyemez!

 

Saadet: Futbol bir erkek sporu gibi yapılıyor. Evet kadınlar da oynuyor ama toplumsal yansıması erkekler üzerinden. Sporun cinsiyeti bağlamında soruyorum; maç izleme pratiklerinde de küfürler, sloganlar bu “erkeklik” halini pekiştirir şekilde devam ediyor. Bu konuyla ilgili de makalenizi gördüğüm için soruyorum; sizce sporun cinsiyeti toplumdan topluma değişen bir şey mi? Erkeklik hallerinin bir yeniden inşa süreci mi futbol?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Sporun cinsiyetinin toplumdan topluma değişmesinden ziyade futbolun erkek kimliğinin inşasında önemli bir gösteren olduğu kanaatindeyim. Erkeklerin kendi aralarındaki konuşmalarından başlayarak futbol erkek egemen kodların dolaşıma sokulmasına yardımcı olmakta ve özellikle küfür ve argo dolayımıyla genç erkeklerin kendi kimliklerinin şekillenmesinde etkili bir unsura dönüşmekte. Bu yüzden de erkekler, eşleriyle, sevgilileriyle veyahut kız kardeşleri ya da anneleriyle maça gitmeyi tercih etmezler. Hatta mecbur kalmadıkları sürece birlikte maç dahi izlemeyi pek istemezler. Bu durum kadınların futboldan anlamadıkları veya bilmedikleri ile ilişkili olmaktan ziyade erkeklerin böylesi bir anlayışla yetişmelerinin ve bunu sorgusuz sualsiz elde var bir diyerek kabul etmelerinden kaynaklanır. Yıllar önce Simge Fıstıkoğlu’nun katılacağı futbol programındaki Ümit Özat’ın sözlerini burada tekrar hatırlayalım: Ben bir kadınla futbol konuşmam demiş ve programı terk etmişti.

 

Saadet: Futbol taraftarlığında kadın sayısının arttığına dair araştırmalar yer alıyor. Sizce, bu alandaki olumsuz algının kırılmasını mı gösteriyor bu veriler?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Burada olumsuz algının kırılmasından ziyade kadınların futbol denilen alana ilişkin bakış açılarının değişmesine yol açan dönüşümlerin de etkisi söz konusu. Özellikle genç kuşak birlikte daha fazla maça gitme eğiliminde, stadyumların yapısı değişiyor ve eskiden kadınlar tuvaletinin bile olmadığı hatta Roma dönemindeki gibi kanala doğru işendiği stadyumlardan müşteri memnuniyetinin ön planda olduğu stadyum yapılarına doğru bir geçiş söz konusu. Bir diğer önemli husus kulüpler kadın taraftarların da olmazsa olmaz olduğunu keşfettiler ve onlara yönelik ürünleri de piyasaya sürdüler. Ama yine de Türkiye’de gerek kadın futbolunun, gerekse de kadın taraftar sayısının son derece az olduğunu ve bu durumun Türkiye’de futbolun erkek egemen zihniyet kodlarıyla yakından bağlantısı olduğunu da belirtmeliyim.

 

Saadet: Fanatizm, holiganizm ve nefret suçlarını futbol üzerinden düşünerek açıklar mısınız? Bu aslında başka bir tarafta biriken öfke ve enerjinin tribünlerdeki yansıması mı? Nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Nefret söylemi tahammülsüzlüğün ve hoşgörüsüzlüğün dışavurumu olarak nitelendirilebilir. Nefret söylemi içerisinde aşırılık barındırır, aşırılık taşıyan önyargılardan oluşur. Bu tahammülsüzlük ve hoşnutsuzluk adaletsizliklere, başkalarının haklarının gasp edilmesine, barışı yaralamaya yol açabilme potansiyeline de sahiptir Alğan ve Şensever’e göre “Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu veya düşmanlığı, taraf tutma, ayrımcılık, cinsiyetçilik, homofobi, vb. yatar. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar nefret söyleminin kullanılmasını etkiler; yükselen milliyetçilik ve farklı olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselir ve etkisini artırır”. Futbol, biz ve onlar/ötekiler ayrımlaştırmasının yaratılmasını katkıda bulunmakla beraber hoşgörü ve farklılıklara tahammül edebilme düzeyimizi de gösteren bir toplumsal ayna işlevini yerine getirmektedir. Futbol sahalarında rakip takım taraftarlarına yönelik davranışlarımız aracılığı ile aslında kendimizi tanımlarız. Uluslararası müsabakalar; ülkelerin kendi kimliklerini, güçlerini ortaya koymaları ve elde ettikleri sonuçlarla bunları sınamaları için uygun ortam sunmaktadır. Geçmişten gelen ön yargılar ve karşılıklı ilişkilerde yaşananlar bugün futbol sahalarında etkisini sürdürebilmektedir. Türk takımları için Avrupa ülkeleri ile yapılacak olan müsabakaların her zaman ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ancak özellikle İngiltere ve Yunanistan ile olan tarihsel münasebetlerimiz nedeniyle bu ülkelerin gerek milli takımları ve de gerekse kulüp takımları ile yapılan müsabakalardaki atmosfer ve gerilim daha farklı bir biçimde tezahür etmektedir. Futbol medyası özellikle uluslararası karşılaşmalarda ‘biz’ kimliğinin güçlendirilmesi doğrultusunda yaptığı yayınlarla zaman zaman ön yargıları besleyen, erkeksi ve şoven bir dilin dolaşıma sokulmasında aracı olabilmektedir. Nötr bir alan olarak gösterilen spor/futbol ve bu alanı bize aktarmakla görevli olan spor/futbol medyası kullandığı dil/söylem aracılığı ile nefret söyleminin kitleler ile buluşmasında ve şiddetin alt yapısının hazırlanmasında etkin bir rol üstlenmektedir.

O……. çocuğu hakem millilerimizi yaktı(Fotomaç)   24.9.92

İngiliz basını yenilgiyi hazmedemeyip yine saldırdı “Yavşaklar“(Fotomaç) 5.11.93

Yedin mi Türkün lokumunu hırbo İngiliz/

Hindi bu kez acayip bindi! (Fotomaç)  5.11.93

Hindi dediniz bize nasıl yedirdik size(Fotomaç) 1.11.96

Şerefsizler (UEFA İtalyan mafyasına teslim oldu,  devletin verdiği güvenceyi bile göz ardı edip maçı 2 Aralık’a erteledi)

D’Alema(İtalyan Başbakanı)———————Dallama(UEFA başkanı) (Fanatik

Futbol Erkek Oyunu(biz erkekçe oynayıp yiğitçe bir destan yazacağız. Peki ya siz İsviçreli oyuncular?-dört İsviçreli oyuncu kadın kılığında fotoğrafları ile) Buyrun Er Meydanına(dünya üzerindeki bütün Türkler, tek ses, tek yürek oldu. bu akşam Kadıköy’de Şükrü Saraçoğlu stadında ilk maçta Bern’de 2-0 yenildiğimiz İsviçre’yi konuk ediyoruz. İsviçreliler adeta bir Haçlı Ordusu kurup bizi ilk maçta yendiler. A milli takımımız, bu akşam İsviçre’yi masa başı oyunlarla değil, erkekçe mücadele ederek Kadıköy’ün çimlerine gömecek. Çünkü futbol bir erkek oyunudur. Erkekçe oynayıp, zafere ulaşacağız…Evet, bu akşam tüm Türklerin kalbi Kadıköy’de atacak)   (Fotomaç) 16.11.2005

                                

          

Olayın medya boyutuyla nasıl bir görünüme büründüğüne ilişkin bazı örnekleri yukarıya bırakıyorum.

 

Saadet: Tribünlerde olmak, bir takımı tutmak, aynı ruhu yakalamak, hayali cemaatleri oluşturmak ve bir anda istenmeyen olayların içinde gençlerin yer almasını ergen ve akran uyumu bağlamında değerlendirir misiniz? Yani bu kadar gencin biraradayken normalde almadığı riskleri aldığını, girmediği suç ortamına girdiğini nasıl açıklayabilirsiniz?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Yıllar önce Karşıyaka amigosu Hakan Ortabaş ile Karşıyaka-Göztepe rekabetine ilişkin bir proje çalışması esnasında görüşmüştük. Kendisi arkadaşımdır ve gençlerin taraftarlık meselesi ile ilgili çok kayda değer bir husustan bahsetmişti. Taraftar toplulukları deplasman maçlarına otobüs kaldırırlar ve çoğu kez bunun parasını da kulüpten veyahut yöneticilerden (yeni veya eski) alırlar. Burada parası olmayan gençler de maçlara gelirler ve onların yeme içme, seyahat bedelleri de bir şekilde karşılanır. Rakip taraftarlarla karşı karşıya gelindiği noktada ise bu gençler sahaya sürülen ilk ekip olarak değerlendirilirler ve görevlerini yerine getirmeleri beklenir, bu hem yapılanların karşılığını vermeleridir hem de kendilerini ispat etmeleridir. Taraftar grupları mikro iktidar yapılarıdır ve burada tıpkı diğer iktidar yapılarında olduğu gibi hiyerarşi söz konusudur. Yıllar önce Ultraaslan yöneticileriyle yaptığımız görüşmede sizden başka herhangi bir taraftar grubu tribünlerde pankart asabilir mi diye sormuştuk. Verdikleri yanıt çok manidardı: Gidip uyarırız, bir daha uyarırız. Gereğini yaparız. Yani döveriz.

Bu kadar gencin bir arada olduğu ortamlarda içinde yer almak istediğiniz taraftar grubunun normları belirleyici olacaktır. Yani söz konusu grubun şiddete eğilimli olup olmadığı. Şiddete eğilimli bir grupsa, oraya dahil olabilmek ve devam edebilme adına şiddete başvurmak durumunda kalacaktır. Gençlerin kimlik yolculuklarında taraftar grupları önemli birer kavşak noktası olarak işlev görmektedir. Dört büyük takımın taraftar liderleri ile yaptığım bir çalışmada yıllar önce farklı suçlardan sabıka kayıtlarının olduğunu beyan etmişlerdi.

 

Saadet: Şiddetsiz taraftar olmak mümkün mü? Bunu mümkün kılan şeyleri aktarır mısınız? Sporun dayanışma gibi olumlu duyguları pekiştirmesi ve negatif olanları elemesi için sizce ne yapılabilir?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Şiddetsiz taraftar olabilmek mümkün olmakla birlikte bunun da yine kültürle yakından bağlantısı olduğu gerçeğini es geçmemek durumundayız. Danimarka’da Roliganlar olarak adlandırılan ve holiganlardan farklı olarak kavga ve şiddetten uzak duran taraftarların varlığını örnek olarak gösterebiliriz mesela. Burada belirleyici olan husus fair play denilen kavramın ön plana geçirilmek suretiyle kazanma ve kaybetme kültürünün ötesinde saygı ve kurallara uygun davranış kalıpları geliştirme modelinin desteklenmesidir. Öte yandan dünyada kazanmanın ve kaybetmenin bu kadar çok aşırı bir getirisinin beslendiği ortamda şiddetin kutsanması da kaçınılmaz bir duruma bürünmeye başlıyor. Rekabetin yerini düşmanlığın aldığı her ortamda şiddet kaçınılmaz bir hal alır ve durum bambaşka bir hale dönüşür. Burada rol modellerin çoğaltılmasına ve kötü yönetimin oluşturduğu şiddet olgusunun ısrarla ve inatla üzerine gidilmesine ihtiyacımız bulunmaktadır.

 

Saadet: Toplumsal dönüşümde dijital yerli olarak tanımlanan kuşağın futbolla ilişkisi nasıl ve öncekilerden sizce farkı var mı, varsa nedir?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Dijital yerli olarak adlandırılan kuşak maçlara gittiğinde de telefonla olan bağlantısını sürdürüyor. Bu yüzden de Avrupa’nın önde gelen stadyumlarında onları kaçırmama adına teknoloji ile uyumlu stadyum yapıları hayata geçiriliyor. Artık stadyumların olmazsa olmazlarına dönüşen bütün uygulamalar bu dijital yerli kuşağın hizmetine sunulmuş vaziyette. Bundan önceki kuşaklar ise anın heyecanını yaşamak isteyen ve stadyumdaki o havayı solumayı daha fazla önemseyen insanlardan oluşuyor. İki kuşak arasındaki bariz farklılık futbola olan yaklaşımlarının yanı sıra bu alanın daha sonraki aşamalarda yine teknolojik aygıtlar üzerinden kullanımı sırasında da farklılaşmakta.

 

Saadet: Bir toplumu anlamak için futbol maçları, tribünler, maç esnası ve sonrası tartışmalar, yorumlar incelense ortaya bir veri çıkar. Sizce bu verilerin toplumun yansımasında durduğu yer neresidir?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Tribünler toplumsal hayatın minik bir minyatürüdür. Burada içinde yaşanılan topluma dair pek çok hususu görebilme şansı elde edersiniz. Bu yüzden de tribünlerin tepkisi iktidarların pek de hoşuna gidecek bir durum değildir. Çünkü binlerce insanın birlikte yapmış oldukları tezahüratlar üzerinden toplumsal muhalefete ilişkin hususlar da gündeme gelmektedir. Futbolun nasıl olup da dünya üzerinde bu kadar çok insan tarafından ilgi ile izleniyor olması bile başlı başına sosyolojik bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Bromberger’e göre; “futbol, toplumun fenomenlerini yoğunlaştırıyor, o bir ortaya çıkarıcı ve bu her düzeyde insan için geçerli. Bir top ve onun peşinde koşan 22 şaşkın adam ve onları izleyen milyonlarca insan olarak bakıldığında, futbol üzerinden kurulan anlamlar dünyasını, farklı toplumları gözlemleyebileceğimiz hayli önemli bir alanı, rekabeti, hırsı, kimlik edinmeyi, milliyetçiliği, ekonomiyi, iş bölümünü, şiddeti, estetiği, sevinci, üzüntüyü, paylaşmayı, takım olmayı, bu oyun üzerinden yaratılan güzellikler ve çirkinlikleri de göremeyiz. Nelson Rodrigues’in sözü bu noktada çok anlamlıdır; ‘tek gördüğünüz topsa, hiçbir şey görmüyorsunuz demektir’. 

 

Saadet: Futbolun dışında birisi olarak soruyorum; bedenen yüksek enerjinin harcandığı bir sporda negatif duygular neden atılmıyor vücutta ve bunların bir kısmı nefret suçlarına dönüyor. Tehlikeli bir durum olduğu ve anlamaya çalıştığım için soruyorum, bu durumu artıya çevirmek için neler yapılabilir sizce?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Adrenalinin yükseldiği hatta tavan yaptığı bir spor dalından söz ediyoruz. Özellikle de karşılaşmaların takımlar için önemi söz konusu olduğunda örneğin kümede kalma, şampiyonluk karşılaşması veyahut ezeli rekabet içerisinde sahanın içi de tıpkı sahanın dışındaki tribünler gibi karışabiliyor. Burada sporculara ve saha kenarındaki teknik ekibe büyük iş düşüyor. Sahanın içerisinde fair play karşıtı her türlü hareketin sadece sahanın içerisini değil tribünleri de hatta oradan hareketle ekranları başındaki kitleleri de etkileyebileceği gerçeğini göz ardı etmemeleri gerekiyor. Gerilim ortamından beslenmek suretiyle yaşananları kendisi lehine çevirmek isteyen oyuncular olduğu gibi zaman zaman teknik direktörlerin hatta yöneticilerin de olduğu gerçeğini hatırlamalı ve gerilimin herkese kaybettireceğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Tribünler için geçerli olan bu durum sahanın içerisindekiler için de geçerlidir. Takımınızı eksik bırakmak suretiyle kazanabileceğiniz belki de kaybetmeyeceğiniz bir karşılaşmadan mağlup ayrılmak durumunda kalabilirsiniz. Benzer durum takımınızı desteklediğinizi zannederek yapacağınız abartılı eylemlerin sonucunda bir sonraki karşılaşmada takımınızı desteklemeden mahrum kalabilirsiniz. Aynı durum teknik direktörleri de kapsamaktadır son dönemde saha kenarında olması gereken liderin, kırmızı kartla sahanın dışına alınması uygulaması ile takımın taktik ve teknik açıdan yara aldığı gerçeğini teknik direktörler de unutmamalılar. Yaşanan olumsuzlukları artıya çevirmenin en kolay yolu ise sahanın içinde fair play ruhuna sıkı sıkıya sarılmak suretiyle sahanın içindeki ve tribünlerdeki rakiplerinizi provoke etmekten uzak durmanız olacaktır. Bu şekilde hem sahanın içini hem de sahanın dışını bambaşka bir hale büründürme şansını elinizde tutmuş olacak ve avantajı kendi lehinize çevirmeyi başarmış olacaksınız.  

 

Saadet: Siz “hem yalıtılmış bir ortam” olan üniversite çalışıyorsunuz, hem de toplumun kalbi denilecek bir sporla yakından ilgilisiniz. İzlerken, seyirci olurken ve üzerinde çalışırken size iyi gelen ve zorlayan şeyler neler oluyor?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: İlgilenmekte olduğum alanın ülkenin en çok takip edilen ve her daim gündemde olan bir özelliği olduğunu söyleyerek işe başlayabilirim. Katıldığım bütün organizasyonlarda yaptığım sunumlar esnasında son derece keyifli anlar yaşadığımı ve bu durumun spor sosyolojisi, spor medyası gibi derslerimde öğrencilerim açısından da benzerlikler arz ettiğini söyleyebilirim. Bana iyi gelen bir diğer husus ise elli yıldır seyretmekten büyük bir keyif aldığım spor dalına ilişkin son otuz yıldır akademik bir bakış açısıyla yaklaşabilme şansına sahibim ki bir başka deyişle tam anlamıyla sevdiğim bir işi yapabilme lüksünü yaşıyorum. Zorluklar kısmında ise ülkemizdeki futbol anlayışının aslında futbolun kendisinden ziyade onun etrafındaki olup bitenler üzerinden şekillenmekte oluşu ve bunun üzerine de kafa yormak gerekliliği. Çünkü bu ülkede futbolun futboldan başka her şeyle ilişkili olduğuna ilişkin pek çok hususu sizlerle paylaşabilirim ve bir kitabımın adının da Türkiye’de Futbol En Az Futboldur olduğunu belirtmeliyim.

 

Saadet: Taraftarlara önerileriniz neler olur? Bu sporu “tüketmenin” keyifli olacak yanlarında neleri söylersiniz mesela?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Kazanma ve kaybetmenin birlikte anlam ifade ettiğini fark etmek suretiyle futbolun hayatın karşısında bir yerlerde değil tam aksine içinde yer almakta olduğunu keşfederek yola çıkabilirler. Hoşça vakit geçirmekten başlayarak pek çok noktada bir futbol maçı izlemenin yarattığı hazların öne çıkartılmasıyla birlikte daha keyifli bir gün geçirebilirler mesela. Kendi adıma özellikle Premier League karşılaşmalarında bu keyfi aldığımı ve özellikle buradaki maçların uzatma dakikalarında yaşanan mücadelenin müthiş bir heyecana sahne olduğunu belirtmeliyim. Futbolu bir hayat memat meselesi olarak görmek yerine hayatımız içerisinde yer kaplayan bir alan olarak görmeye başlamak, elimizi bir hayli rahatlatacaktır. Daha önce bir yerde şu ifadeleri kullanmıştım; ‘Taraftar olmak hayat karşısında sizin gibi milyonlarca insan olduğunun farkında olmak ve sizler gibi olan insanlarla bir araya gelebilmek suretiyle hayatı anlamlandırabilecek etkinliklerde bulunabilmek demektir. Değişen dünyada taraftar kimliği hala en önemli aidiyet biçimlerinden bir tanesidir ve belki de böyle olduğu için futbolun geleceğinde de yine taraftarlar etkili olacaklardır’.

 

Saadet: Dünyada da çok fazla örnek var futbol üzerinden. Kültürden kültüre, toplumdan topluma değişen anlamlar var evet ama bir tarafıyla da evrensel bir dili de var futbolun. İşte oradan hareketle, bu büyük taraftar kalabalığını daha iyi olana kanalize etmenin sizce yolları nelerdir?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Futbol her geçen yıl biraz daha fazla şekil değiştirmekte ve bu durum futbolun yarattığı etkilerin de dönüşüme uğramasına neden olmakta. Burada yerel taraftarlık olgusu kadar uluslararası farklı takımları tutma meselesinin de giderek yaygınlık kazandığı bir dönemin içerisinde olduğumuz gerçeğini eklemek durumundayım. İşte tam bu noktada futbolun seyir yanının arttığı her dakika saha içerisindeki gerilimlerin ve şiddetin daha az karşılık bulmasına yol açıyor. Taraftarlar daha güzel bir oyun izlemek ve bunun sonucunda keyif almayı daha fazla ön plana çıkartmaya başlıyorlar. Eskinin klasik taraftar davranışları da şekil değiştiriyor. Takımınızın yanında olmakla birlikte şiddete bulaşma meselesi daha fazla tartışmaya açılır hale dönüştü. Geçmişin sembol oyuncuları tek bir takımın formasını giyerlerdi şimdi ise futbolcuların tek takımla hayatlarını tamamlayabilmeleri pek de mümkün olmuyor. Futbolun başka bir görünüm arz ettiği yerde taraftarlığınızın ve futbol düşüncenizin de değişmek durumunda olması kaçınılmaz bir zorunluluk haline dönüşüyor. Bunun en önemli yolu ise takımınızı desteklerken sözel şiddetten yani küfürden uzak durmak kadar fiziksel şiddetin oluşmasına yol açacak uygulamaları da futbol sahalarının dışına çıkarmaktan geçecektir. Rakibinizin düşmanınız olmadığını ve kaybetmenin de dünyanın sonu olmadığını yaptırımlar yoluyla değil kendi özgür irademizle öğrendiğimiz anda işler bambaşka bir aşamaya bürünebilecektir.

 

Saadet: Futbol sadece bir yaş grubuna hitap eden spor değil. 7 yaşındaki oğlum da okumaya yeni başladığında ünlü futbolcuların kitaplarına elini uzatıyor. Çünkü sosyalleşmede bu etkili; okulundaki arkadaşları o kitaplarla okula geliyor. Hatta geçen yıl, yani anaokulunda bir çocuk getirdiği kitabı elime bırakıp, hangi sayfada ne yazdığını söylemişti. Ezberlemişti resmen kitabın tüm sayfalarını. O nedenle kültürel ve cinsiyetçiliği pekiştiren de bir yanı var sanırım, siz neler söylemek istersiniz bu konuda?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Bu son derece önemli bir nokta çünkü çocukların kendi rol modelleri açısından ekranlarda gördükleri bu insanlarla özdeşim kurmalarının yanı sıra onlar gibi saç kestirmeden başlayarak onların giydikleri ayakkabıları giymelerine, formalarını taklit etmelerine kadar uzanan bir çizgi var karşımızda. İşte tam bu noktada dünyanın önde gelen futbolcularının hayat hikayelerine ilişkin kitaplar çıkartıldı karşımıza ve bu kitaplar bir anlamda erkek egemen zihniyet kalıplarının yeniden üretilmesi kadar içinde yaşadığımız dünyadaki eşitsizliklerin pekiştirilmesine aracı olacak olan anlayışın da dolaşıma sokulmasına yarıyor. 2002 Dünya kupasında Türkiye dünya üçüncüsü olmuştu ve turnuvanın sonuna doğru o dönemde Karşıyaka Spor Kulübü’nün futbol alt yapısında yönetici olarak çalışıyordum. Karşıyaka stadyumunda yaptığımız seçmelere gelen çocuklar arasında Ümit Davala gibi saçlarını Kızılderili gibi kestirenler bulunduğu gibi Rüştü Rençber gibi gözlerinin altına kömür süren kaleciler vardı. Yine benzer dönemde Karşıyaka’da gazete bayisi olan dayımın yanında iken bir anne ve beş yaşlarındaki kız çocuğu geldiler. Kız çocuğu Hey Girl dergisinin kapağındaki İlhan Mansız fotoğrafını gösterdi ve annesine zorla dergiyi aldırdı. Bu iki örnek futbol yıldızlarının dünyada ve ülkemizdeki yansımalarını net bir biçimde önümüze koymaktadır. Ronaldo’nun saç kesimi ve kaşlarına attığı çiziğin yıllarca tüm dünya gençlerine örnek olduğunu ve bunun ülkemizde de karşılık bulduğunu kendi oğlum örneğinde yaşadığımı söyleyebilirim.

 

Saadet: Kitap bir örnek, formaları (bizde de 2 takımın forması var ve henüz 1.sınıf), hediyeleşmedeki kalemler, defterler gibi kırtasiye malzemeleri, nevresimler vb gibi tüketim kültürünü besleyen de bir tarafı var artık fanatik olmanın. Biraz da bu işin pazar kısmından ve toplumda yeniden inşa sürecinden bahseder misiniz?

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Bu bahsettiğiniz kısım endüstriyel futbol olarak nitelendirilen yapının en önemli unsurlarından bir tanesi olarak karşımızda durmaktadır. Avrupa’nın önde gelen takımları için doğumdan başlayarak ölüme kadar taraftarların tüketimle hemhal olmalarının sağlanabilmesi adına kulüplerin yeniden organize olduklarını belirtmekle başlayabilirim mesela. Artık her yıl yeni forma tasarımları ve renk seçimleriyle birlikte her başarıyla beraber üretilen yeni ürünler sayesinde tüketim sürekli bir görünüm arz etmektedir. Bunun bilincinde olan ülkemizdeki büyük takımlar için de benzer bir durum artık kaçınılmaz bir şekilde resmi ürünlerin satılmakta olduğu mağazaları aracılığıyla tüketici kitleleriyle pardon müşteri taraftarlarıyla buluşmalarını sağlamaktadır. Ayaklı reklam tabelası olarak gezmeyi kabul eden ve bunun karşılığında da resmi logolu ürünlere binlerle ifade edilen paraları vermekten çekinmeyen bir kitle var artık karşımızda. Tüketiyorum öyleyse varım anlayışının futbol sahalarındaki uzantısı ne kadar çok ürün satın alırsanız o kadar çok takımınıza destek olur ve o kadar büyük bir taraftar olarak var olursunuz duygusunu içermektedir. Bir dönem on ikinci adam olarak nitelendirilen taraftarların, tüketmek suretiyle takımlarının en büyük silahı oldukları yanılsamasını benimsedikleri gerçeğini de eklemeliyim.

 

Saadet: Elinizde sihirli bir değnek olsa ve bunu çocuklar için kullansanız, spor ve çocuk ilişkisinde bunu ne için kullanırdınız J

Prof. Dr. Ahmet Talimciler: Çocukların küçük yaşlardan itibaren sporla tanışmalarının önünün açılmasını sağlayacak bir anlayışı dolaşıma sokacak adımların atılmasını sağlardım. Bunun için gerek merkezi yönetimlerin gerek yerel yönetimlerin birlikte yapmaları gereken düzenlemeleri devreye sokardım. Okul çağının boş bir şekilde geçirilmesi yerine çocukların spor yapma alışkanlıklarını edinecekleri bir biçimde oluşturulabilmesi adına düzenlemeleri gerçekleştirirdim. Çocukların beden eğitimi adı verilen buna karşın bedenin eğitilmesinin dışında boş ders olarak nitelendirilen derslerin yerine tamamen uygulamanın içerisinde olacakları bir ders biçimini dolaşıma sokardım. Bu yeni dersin uygulanabilmesi için de spor alanlarını yaygınlaştırmak suretiyle spor tesislerine kolaylıkla erişebilmelerinin önünü açardım. Kazanmanın değil oynamanın önemli olduğunu ve bunu yapabildikleri sürece hem eğlenmelerinin hem de sosyalleşmelerinin sağlanabileceği bir spor yaklaşımı üzerinde durmak suretiyle çocukların hayata tutunabilmelerine yardımcı olurdum.

 

Çok teşekkür ederim katıldığınız için.   

Şunlar da Hoşunuza Gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.