“Çimen lekesi iyidir, yaşamın gerçek ölçeğini size doğa öğretir” diyen Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç “oğlak sohbetleri”nde :)

Çok zor bir konuyu konuştuk Anıl hocayla. Ben yine yanıtları okurken bir sürü yeri özellikle işaretledim ama hangisini üst başlığa alsam diye kararsız kaldım; çünkü bence söyledikleri tümüyle kıymetli. “Gözetim ve Dijital Şiddet” konulu makalesinden yola çıktık ve sorularıma özenle, titizlikle verilen yanıtlarda yazıştık yine. Öncelikle emeğine, seçtiği konu ile çaba sarfettiği alana ve bu alanda dillendirdiklerine ben kişisel olarak teşekkür etmek istiyorum. “Ebeveyn çocuğunu tanımalı, davranış paternlerini bilmeli. Böylelikle onun yaşamındaki bir değişikliği fark edebilir. Sağlığı, uyku düzeni, okul başarısı, yemek düzenindeki değişiklikler, akranlarıyla ilişkilerdeki farklılıklar uyarı niteliğinde olmalı. Kısacası çocuğa bakmak değil onu görmek gerekiyor. Çocuklar başlarına geleni bir şekilde söylerler, sadece bunu yetişkin diliyle yapmazlar.” diyen  Anıl hocaya nasıl kulak vermek istemeyiz ama değil mi? İstendiği kadar tedbir alınsın, yine de evin içinde ekranla başbaşa bıraktığınız çocuğunuzun risk altında olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç, kişisel çelişkilerimize de değiniyor ve değişen ebevynlik hallerine. Tüm bunlarla birlikte içinde olduğumuz çağın çıkmazları kadar, bunlarla birlikte yaşamanın da umuda sarılan kısmına vurgu yapıyor. Ben ilgiyle, dikkatle ve merakla okudum her yanıtı, buyrun siz de dahil olun dijital dünyanın riskleriyle nasıl ve neden mücadele edilmesi gerektiği üzerine kurulan sohbete. 

Saadet: Anıl hocam hoş geldiniz “oğlak sohbetleri”ne. Sizi makaleniz üzerinden (Gözetleyen ve Gözetlenen Dünyada Dönüşen Mahremiyet Algısı ve Dijital Şiddet) tanıdım. Bu makale sahiden çok ilgi çekici ve üzerine daha fazla konuşulası diye düşündüm ve siz de davetimi kabul ederek sorularımı yanıtlamaya hazırsınız. Tekrar teşekkür ederim. Öncelikle siz diş hekimisiniz ve sonra rotayı değiştiriyorsunuz. Telefonda biraz konuştuk ama buradan da sorarak başlamak istiyorum; nasıl oldu da diş hekimliğini bıraktınız ve sosyal bilimlere yakın alanlarda üretim yapmaya başladınız? Biraz kendinizden, çalışma alanlarınızdan ve büyüme sürecinizden bahseder misiniz?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Davetiniz için ben teşekkür ederim. Evet, diş hekimiyim. Diş hekimliği özel ve güzel bir meslek ama sanırım her ruha uygun değil. Aslında ben on beş yıla yakın bir süre klinisyenlik yaptım. Ama içimde bir şey hep eksikti. Bizim meslek yalnızlık ve dar alanda çalışmayı gerektiriyor. Kızımın doğumuyla birlikte bir süre ara vermem gerekti, o dönemde biraz depresiftim sanırım. Uzun mesafeler yürümeye başladım. Bir süre sonra yürüyüşlerime fotoğraf çekmek de eklendi. Kısa sürede fotoğraf tutku haline geldi. Fotoğraf kuramı da okumaya başladım. Beş yıl aralıksız fotoğrafçılıkla ilgilendim, hatta bir süre profesyonel olarak da yaptım. Ama bir sabah diş hekimliği tekrar aklıma düştü. Fotoğraf ile hekimliği nasıl birleştirebileceğim üzerine kafa yorarken karşıma Adli Bilimler çıktı.

Oldukça geç sayılabilecek yaşta Adli Tıp Bilimleri doktorası yaptım. Bu sefer doğru yerde olduğumu hissetmiştim. Adli Bilimler multi ve interdisipliner bir alandır. Sosyal bilimlerden de ders almıştım doktora döneminde. O süreçte sosyal bilimleri Adli Tıp üzerinden de okumaya başladım. Şu anda da İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü’nde Adli Fotoğrafçılık ve Adli Diş Hekimliği derslerini yürütüyorum. Şiddet ve ölüm yaşamın her noktasındadır. Sanatın, mimarinin, hukukun, mühendisliğin. Ve elbette sosyal bilimlerin… Kafam o yönde çalışıyor sanki. Yine de fen bilimleri eğitimi almış olmaktan mutluyum. Sosyal bilimler okurken bana gerekli disiplini sağladı.

 

Saadet: Makalenizde içinde bulunduğumuz zamanda artık gözetlenmekten zevk alan kesimle ilgili yazıyorsunuz. Panoptikodan sinoptikona geçişi anlatıyorsunuz. Burayı açar mısınız biraz. Nasıl oldu da izlenmekten, gözetilmekten keyif alır hale geldik?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Bugünün dünyası, McLuhan’ın aracın mesajın kendisi olduğunu ifade ettiği “The medium is the message” cümlesinden daha iyi anlatılamaz. McLuhan 1980’de öldü ve 1960’larda adeta bir kehanet gibi bu cümleyi yazdı. Ayrıca tüm dünyanın elektronik iletişim araçlarıyla birbirine bağlı bir bütün olduğu ‘Global Köy” kavramını da ortaya attı. Instagram’ın, X’in, Facebook’un olmadığı bir dünyadan bahsediyoruz. Bu çok etkileyici bir öngörü. İletişim bilimci olmadığımı tekrar hatırlatarak öznel fikrimi şu şekilde ifade edebilirim. Panoptikonu bir gereksinim doğurdu. Jeremy Bentham’ın gözetlendiğini bilen ama gözetleyiciyi göremeyen mahkumlar üzerinde kontrol sağlamak üzere tasarladığı hapishane modeli, Foucault tarafından geliştirildi ve kuramsallaştırıldı. Edebiyat ve sinema bu düşünceden büyülendi. Zamyatin, Philip K. Dick, Orwell, Huxley göremediğimiz gözetleyiciyi adeta çözmeye çalıştı. Hiçbirimiz gözetlenmekten muaf değildik.  Sanki başımıza ne geldiğini anlamaya çalışıyorduk. Sinoptikon ise teknolojik araçlarla ilgili gibi geliyor bana. Başlarda fotoğraf ve video ardından da adeta yaşayan bir organizma gibi, Web 1.0’dan Web 4.0’a evrilen ağ teknolojisi, dünyayı “Global Köy”e dönüştürdü. Artık gitmediğimiz yerleri görebilmeye, tanımadığımız insanların hayatına girebilmeye başladık. Madem izleyebiliyorduk, artık izlenebilirdik de. Hem de en istediğimiz ama pek de gerçek olmayan halimizle. Gerçek halimizi, defolarımızı, insani zaaflarımızı, ağladığımız ya da saçmaladığımız anları, dizleri çıkık pijamalarımızı, çamaşır suyu lekeli tişörtlerimizi hiç bilmeyen bir dünyaya, en parlak, en ideal versiyonumuzu gösterebilirdik. Sosyal ağlar, kimlik inşasında sınırsız bir alan tanıdı bize. Gözetleme ve gözetlenme arasında diyalektik bir ilişki var kısacası. Biri diğerini var ediyor.

 

Saadet: Makalenizi okurken bir taraftan da BBG evleri adındaki tv programları geldi aklıma. İlk yayınlandığı zamanlarda çok garipsemiştik ama şimdilerde normalleşti galiba. Her şeyin değişip, büyük bir hızla dönüşmesi mahremiyet algısını da yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Sizce nedir bu birilerini ve artık sıradan olan herkesi izleme zevki?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Aslında BBG evleri ve benzeri programlar masum kalıyor. Bizler 1991 yılında Körfez Savaşı’nı canlı (ve yanlı) izledik. Savaş bir TV show olarak önümüze gelmişti. Hatta bir jenerik müziği bile vardı. İnanabiliyor musunuz? Peter Gabriel’in Feeling Begins’i eşliğinde savaş jetlerinin bombardımanını ve alevler içindeki petrol kulelerini izliyorduk. Sonra program bitiyor ve yatağımıza gidiyorduk. Tam da bugünlerde yine İsrail’in Filistin’i işgalini ve ABD’nin İran’a müdahalesini izliyoruz. Teknoloji daha iyi, görüntü çözünürlükleri daha yüksek ama yaşadığımız şey hala çarpık. Sorunuza dönecek olursam… “Sıradan” insan ulaşılabilirdir. O izlenebiliyorsa, sıradan izleyici de kendini rahatlıkla izletebilir. Bir başka deyişle, herkesin izlenebilir olduğu yerde artık kimse sıradan değildir. Ya da tam tersi… Tek bir takipçiniz varsa yaşamınız artık performansa dönüşür. Bu formül yaşamınızı ele geçirdiğinde, “mahremiyet”in tanımının değişmesi, hatta kavramın yok olması kaçınılmaz. Burada “mahremiyet” kavramının ahlaki bir bakış açısıyla algılanmamasını dilerim. Mahremiyet, kişinin kendi yaşamı üzerindeki seçici geçirgenliğidir. Ve kesinlikle kültürden doğar ve dinamiktir. Birinin evine gittiğinizde, yatak odasına girmemek, buzdolabını açmamak gibi sınırları hatırlayın. Şimdi Instagram’dan sıradan insanların yatak odalarını izleyebilir, banyolarında makyaj yaparken verdikleri ilişki tavsiyelerini dinleyebilirsiniz. Değişen mahremiyet algısını buraya kadar tolere edebiliriz belki. Ama bu dönüşüm ihlale ve suça içkindir. Sorun tam da burada başlar.

 

 

Saadet: Makalenizde Decartes’in Düşünüyorum Öyleyse Varım söyleminden “Görülüyorum Öyleyse Varım” a nasıl geçtiğimizi anlatıyorsunuz. Biraz açar mısınız burayı? Görülmeyen kendini yok mu sayıyor, yaşamıyor gibi mi hissediyor artık?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Evet, işte sorun bu. Yaşam performansa dönüştüğünde görülmeniz gerekir. Görülmüyorsanız yaşamıyorsunuz demektir. WhatsApp’ınız olmadığında çocuğunuzun okulunu takip edemezsiniz, sosyal ilişkilerinizi yürütemezsiniz hatta işinizde sorunlar yaşarsınız. Sosyal medya hesabınız yoluyla gün içinde yaşadıklarınızın sağlamasını yaparsınız. Bu tavır, yaşamınızı dışarıya bir performans olarak göstermenin yanı sıra, kendiniz için de gerekli hale gelmiştir. Siz de –diğerleri gibi – sahnedesinizdir ve olması gereken de budur. Ancak bu tavrın elbette bazı sonuçları olur. Sosyal hayatınız, yaşamdan aldığınız küçük keyifler, okuduğunuz kitaplar, gittiğiniz konserler anlamını yitirir. Kanıt bırakmaya zorlanırsınız. “Bakın bunu yedim, bu konsere gittim, sosyal çevrem geniş, arkadaşlarımla şurada yemek yedim… Liste uzar gider. İlk sorun sizin deneyimlerinizi hissedememeye başlamanızdır. İkinci sorun, yaşamınızı dışarıya filtresiz şekilde açtığınızda siber suçlara karşı savunmasız hale gelmenizdir. Teknolojiyle birlikle suç, dijital alana kaydı. Siber zorbalık, siber linç, çocuğa yönelik işlenen suçlar, dolandırıcılık… Olası bir partnerle dijital alanda tanışmanın yarattığı riskler ve risklerin doğurduğu sonuçları da bu listeye eklemeliyiz.

 

Saadet: “…. Artık kaygının kaynağı gözetlenmek değil, gözetlenmemek, göz önünde olmamak” diyorsunuz. Bu kısmı sahiden düşündürücü ve acı. Elbette bu duygunun yerleştiği insanların gelecek kuşakları büyütmesi de daha fazla risk barındıracak ve barındırıyor da. Şunu merak ediyorum, böyle bir konuyla ilgili yazmak neden sizin gündeminize geldi. Adli Bilimler alanında doktora yaptınız ve tahmin ediyorum ki, riskleri bizlerden daha fazla görüp, duyuyorsunuz. Bu bağlamda soruyorum; neden bu cümle sorunlu ve sorun oluşturacak yanları neler?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Başıma gelen bir olayı anlatmak isterim. Üniversitede görev yaptığım için gençlerle çalışıyorum. Bir gün, bir öğrencimi koridorda ağlarken gördüm. Yardıma gereksinimi olup olmadığını sordum. “Erkek arkadaşım beni terk etti” dedi. Arkadaşının ne dediğini ve olayın nasıl geliştiğini sorduğumda “Hiçbir şey söylemedi, beni engelledi” cevabını aldım. O anda arkadaşlık, dostluk, partnerlik ilişkilerinin farklı bir zemine kaydığını fark ettim. Bir tuşa basarak başlayan ilişkileri, başka bir tuşa basarak sona ermişti. Bu beni dehşete düşürdü. Ardından sizlerin alanınızın büyük teorisyeni Baumann’ı okumaya başladım. “Akışkan” kavramıyla da böyle tanıştım. İnsani ilişkilerin ve dünyayla ilişkimizin çıpasının yok olduğunu anlatıyordu bu kavramla. Düşünsenize, bir ilişkiyi bitirmek için alınması gereken sorumluluk ve hissedilmesi gereken sıkıntı bir tuşla yok olmuştu. Kısa bir süre sonra ise bir gazete  haberi gördüm. Bir adam, WhatsApp profil fotoğrafını beğenmediği için partnerini bıçaklayarak öldürmüştü. İkili ilişkilerdeki dijital gözetim suça dönüşmüştü. Kişisel alan – kamusal alan sınırları yok olmuşa benziyordu. Bu iki olay beni dijital suçlar ile ilgili okumaya yöneltti. Partnerlik hallerinin, sosyal ağlar ve anlık mesajlaşma uygulamaları üzerinden yaşanması ya da en azından bu uygulamaların ilişkinin içinde bu kadar etkin şekilde konumlanması çok sorunlu. “Neredesin? Konum yolla! Yanında kim var, görüntülü arayacağım.” Bu cümlelerin çoğu ilişkinin merkezinde olduğunu gözlüyorum. Karşınızdakine (partner, çocuk, çalışan vb) güvenme haline ihtiyacınız kalmamış. Kişisel alan yok olmuş. Bu bana çok distopik geliyor. Tekrarlamış olacağım ama bu yaşam pratiği suça da zemin hazırlar. Başta bu tutum duygusal şiddettir. Zaman zaman fiziksel şiddete de evrilebilir.

 

Saadet: Şurada bir çelişki var gibi, makalenizde de değiniyorsunuz biraz; hem teknoloji le mahremiyet algısı değişiyor ve riskler artıyor ama diğer taraftan yine teknoloji ile elden çıkardığımız güvenlik duygusunu yeniden yerine koymak istiyoruz. Yani bir taraftan ebeveyn olarak hem çocuğun tüm görsellerini paylaşıyoruz ama sonra da onu her çeşit teknoloji ile sürekli takip edip, korkularımızı bastırmaya çabalıyoruz. Biz ebeveyn olarak yapmasak okullar, öğretmenler, kurslarda yapılıyor bu kontrolsüz paylaşımları. Sonra da takip cihazı, ebeveyn denetimi vb ile her taraftan kuşatmaya çabalıyoruz. Yani sanki tam da tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan hikayesi gibi. Ne dersiniz, biraz bu çelişkilerimizi anlamlandırmamıza yardımcı olur musunuz?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Çok doğru bir tespit. Ebeveynlik hali ya da bir öğretmenin meslek pratiği, biraz önce konuştuğumuz dijital varoluş halinden azade değil. “Influencer anneler” “popüler ve başarılı öğretmenler” bunu kazanç sağlamak için de yapabiliyorlar. Bu zaten “çocuğun ekonomik istismarı” içinde değerlendirilmeli. Çoğu örneğin bu kadar uç olmadığını biliyorum ama bazı paylaşımlar masum değil. Sosyal medyada ebeveynlerin “like” almak için, çocuklarının geçirdiği bazı operasyonlardan sonra genel anesteziden ya da sedasyondan uyanırkenki hallerini de paylaştıklarını görüyorum. O dönemde hastada konfüzyon olur, çevreye “komik” gelen şeyler söyleyebilir. Acaba çocuk bu halde görünmek ister mi? Pek sanmıyorum. Çocukların görsellerini paylaşmanın en temel sorunu çocuğun rızasının ve rıza verme kapasitesinin olmamasıdır. Ama çocuk bir bireydir, hakları vardır. Gelecekte ebeveyni ya da öğretmeni tarafından kendisiyle ilgili bırakılmış dijital bir izi hayatında istemeyebilir. Bu konuda dikkatli olunmalı. Özellikle yetişkin tarafın “sevimli” bulduğu ama çocuğun ileride rahatsız olacağı özel anlarının görselleri paylaşılmamalı. Çocuğun aşırı kontrolü ve onun dış dünyayla tanışmasını önlemek, yaşına uygun deneyimleri, güvenlikle ilgili korkulardan dolayı engellemek de bir istismardır. 15 yaşında bir çocuğun kontrolsüzce sokaklarda dolaşması nasıl bir risk içeriyorsa, tamamen kontrol edilerek yaşının gereklerini yapmasını engellemek de risk içerir hatta duygusal istismardır. Çünkü bir ebeveynin görevi çocuğu korumak kadar onu dışarıdaki yaşama hazırlamaktır. Ebeveyn bu konuda bir kaygı ya da kafa karışıklığı yaşıyorsa bir profesyonelin görüşüne başvurmalı. Ama çok önemli başka bir sorun var. Çocuk evde olduğunda da güvende değil. Odasına girip sessiz sedasız ders çalıştığını zannetiğinizde, bir siber suçun mağduru olabilir.

 

Saadet: Yeni bir kimlik inşa etme ihtiyacını anlayabiliyorum; onu yaparken gerçeklik algısının değişime uğradığını/uğrayabileceğini biliyorum. Bununla birlikte bunun tamamen dışında durmak da zorlaşıyor. Sizce nasıl bir denge kurulabilir? İnsanların sosyalleşme ihtiyacında komple değişen yaşam şekilleri yanında dijital yerliler olan bizden sonrakiler nasıl yeni ilişki kurmaya geçecekler?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Gerçekten zor bir soru. Bir öngörüm olmasını çok isterdim. Bazı tahminlerim (belki de umutlarım) var. Bunun tamamen dışında kalmanın olanaksızlığının farkındayım. Sosyal medya aracılığı ile kimlik inşası pratiğinin doygunluk noktasına ulaşacağını sanıyorum/umuyorum. Çoğunluğun aynılaştığı bir ortamda tekrar kişisel farklılıkların anlam kazanacağını düşünüyorum. Bu soruyu bir sosyoloğa ya da ruhsal alanda çalışan bir profesyonele de yöneltmek gerekir. Sakinleşmek ve biraz içe dönmek gerekiyor galiba. İnsanoğlu kendiyle bağını yitirdi, bu bağı tekrar kurması gerekiyor. Tam da burada Campbell & Twenge’in “Asrın Vebası: Narsisizm İlleti” kitabını önermek isterim.

 

Saadet: Herkesin aynı yerlere gidip, aynı mekanlarda fotoğraflarının paylaşıldığı, aynı yerlerde aynı şeyleri yedikleri veya içtikleri, çok daha aynılaşan bir gezme ve bunu gösterme şekli oluştu. Göstermediğinde yediğini de, gittiğini de anlayamıyor gibi insanlar. Bunun içinde siz makalenizde bunun oluşturacağı riskleri ve şiddet eylemlerini ifade ediyorsunuz. Buraları biraz açar mısınız lütfen?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Evet, aslında biraz önce de bahsettim. Şunu eklemeliyim. Anın geçişini, zamanının yavaşladığını hissetmiyorsunuz. Ama başka bir sorun daha var. Yaşamınızı sosyal ağlarda gösterdiğinizde aynı zamanda yaşınızı, fiziksel özelliklerinizi, nerelerde zaman geçirdiğinizi, konumunuzu, maddi durumunuzu, kimlerle arkadaş olduğunuzu, nerede çalıştığınızı, hatta nerede yaşadığınızı da gösteriyorsunuz. Dünyaya kendiniz hakkında bir profil çiziyorsunuz. Ekonomik, duygusal, fiziksel, cinsel bir suçun potansiyel mağduru olmak için ilk basamağı gönüllü olarak atlıyorsunuz. Suça zemin hazırlıyorsunuz kısacası, hem de iradenizle.

 

Saadet: Biliyorsunuz geride kalan yıl için TDK “dijital vicdan” kelimesini seçti. Bu çok eleştiri de alan bir kelime oldu. Şimdi bir tarafıyla onaylamadığımız şeyler ama diğer tarafıyla da görünür olanın bazen maalesef hak arama sürecinde artıya döndüğü, yani sosyal medyanın gücü denilen şeyi yaşadıklarını da görüyoruz. Bunun elbette tersi de mümkün, yaşanıyor ve çok acı sonuçları da oluyor. Linç yiyenler, siber zorbalığa maruz kalanlar vb. Çok karmaşık ve kirlenmiş bir alan gibi. Diğer yandan çok fazla bilgi var ve bunları ayıklamak “eleştirel okur yazarlık” ile kişiye kalıyor ama orası da sıkıntılı. Çünkü içinde bulunduğu durum, aldığı eğitim, dijital dünyayı deneyimleme şekilleriyle insanlar eşit değil ve belki daha eşit hissettikleri alanda bile o büyük riskler içindeler.

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: TDK’nın “Dijital Vicdan” seçimini gördüğümde aklıma gelen ilk şey şu oldu. Madem dijital dünya yaşamımızın en önemli parçası oldu, o halde bu dünyayı vicdani, ahlaki ve hukuki olarak düzenlemenin zamanı geldi. Bu anlamda TDK’nın doğru bir seçim yaptığını düşünüyorum. Adalet arayışı varoluşun kaçınılmaz bir sonucu, eğer gerçek dünyanın sistemi bu anlamda çöktüyse, adalet arayışının zemin değiştirmesi kaçınılmaz görünüyor. Sosyal medyada adalet arayışı çalıştı. Sesler yükseldi, kararlar geri çekildi. Serbest bırakılanlar tekrar gözaltına alındı. Grevler kazanımla sonuçlandı, hatta ücret politikaları yeniden gözden geçirildi. İnsanlık sosyal medyada adalet ararken, karar vericiler de bu zemini nabız tutmak için kullandı. Kısacası sosyal medya ve dijital platformlar adeta organik bir yaşam alanı haline geldi. Sorun şu galiba, bu alanın adaletine ne kadar güvenebiliriz? Şimdilik gerçek dünyanın primitif bir replikası gibi görünüyor, ama orada da yaşam sürüyor. Haliyle öfkesini gerçek dünyadan daha kolay gösterebilen gruplar ve sizin de belirttiğiniz gibi karmaşık ve kirli gri alanları da içinde barındırıyor. “Troller”, karşıt fikirler, kaba ifadeler, linç kültürü tıpkı yaşamın kendisinde olduğu gibi bu dünyada da mevcut. Matematikçiler ve büyük dil modelcileri yapay zekanın bilincinin olup olmadığını tartışmaya çoktan başladı. Hemen ardından yapay zeka etiği de tartışma alanına açıldı. Çok kısa bir süre içinde sosyal medya alanına özel çalışan hukukçuların sayısının daha da artacağı söylenebilir. Yasal düzenlemeler metinlere döküldüğünde sosyal medya okur yazarlığının da artacağını düşünüyorum. Yeni olana adapte olmak hep biraz zaman alır.

 

Saadet: İntikam pornografisinden bahsediyorsunuz makalenizde. Çok önemli veriler paylaşıyorsunuz. En dikkat çekici kısmı da birilerinin hayatı mahvolurken bu alanda paylaşımların silinmesinin zorluğu. Kırılgan gruplar daha fazla risk altında bu konuyla ilgili sanırım. Dark Web dahil olmak üzere, burayı biraz detaylı açıklar mısınız?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Veriler her yaştan insanının intikam pornografisi mağduru olabileceğini gösteriyor. Ama elbette kadınlar ve gençler daha büyük risk altında. Özellikle ergenlik dönemindeki kadınların, “Zaten herkes yapıyor?” ya da “Eğer ona özel içerik göndermezsem benimle ilişkiye girmez? Benimle görüşmez” benzeri düşünceleri onları daha çok riske atıyor. İlişki taraflardan birinin istemediği şekilde sonuçlandığında görseller can yakmanın en kısa yolu olarak sosyal medyaya açılıyor. Ne yazık ki, görüntüsü paylaşılan taraf kalıcı bir mağduriyete mahkum oluyor. “Unutulma hakkı” ve içerik kaldırma mekanizmaları daha etkin çalışmalı. Bu da elbette bir önceki sorunun cevabında saklı. Dijital dünyaya ait yasal düzenlemeler, hukuk kültürü ve pratikleri tarafından içselleştirilmeli. Ama çözüm her şeye rağmen kişinin farkındalığında, mahrem içerik konusunda çocukluktan itibaren duyarlılık oluşturulmalı. Eğitimcilerin erken dönemde müfredat içerisine sosyal medya okur yazarlığı derslerine yer açmaları ve bu eğitimlerin eğiticilere de verilmesi gerek.

 

Saadet: Ergenlik çok sıkıntılı bir dönem. Bu dönemde maalesef çocuklarımız her tür içerikle karşı karşıya. Bu derleme kitapta çok fazla şey okudum ve istismarcıların kime nasıl davranacaklarını bilmeleri çok can acıtıcı. Çocuğun ihtiyaçlarını bilip ona göre yaklaşıyor çoğu. Ailelere bu konuda nasıl şeyler söylemek istersiniz?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Şimdilerde pek çok ülke, çocukların sosyal medyaya erişim yaşıyla ilgili yasal düzenlemelere gidiyor. Türkiye’de de bu yöndeki çalışmanın sonuna yaklaşıldığını biliyorum. Bu olumlu bir gelişme ama her zaman yeterli değil. Çocuk istismarcıları tam da dediğiniz gibi çocukları çok iyi tanırlar, onların ilgisini çeken dönem trendlerini bir çocuk kadar iyi takip ederler. Onların dilinden konuşurlar. Çocuğu istismar edebilmeleri için çocuğun da hoşuna gidecek bir söylemleri/vaadleri olur. Ailenin birlikte nitelikli zaman geçirmesi, çocuğun “konvansiyonel” faaliyetlere yönlendirilmesi, odasında saatlerce bilgisayar başında oturduğunda her şeyin yolunda olduğunu zannetmemesi önemli. Failler teknolojiyi takip ederler. Bir çevrimiçi oyunun chat kısmında, bir pedofil çocuğun dilinden konuşuyor olabilir. Çocuk, cinsel istismar mağduru olmak üzere olabilir. Ebeveyn filtreleri bir yere kadar işe yarar. Ailenin birlikte yapacağı basit ama insani faaliyetler çocuğu korumaya yardım edecektir. Örneğin Kanada ve İskandinav ülkeleri, kreş ve birinci seviyede eğitimde geleneksel yöntemlere dönüyor. Dünyanın büyük bir kısmı yapay zekayı anlamlandırmaya çalışırken bunu neden yapıyorlar? Bu yaklaşım, insani deneyime anlamını yeniden verme çabası gibi görünüyor. Çocuklar yeniden el becerilerine yönlendiriliyor. Kağıda ve ahşaba dokunuyorlar. İnce motor becerileri gelişiyor. Çocuk mağduriyet sürecinde ise ne yapabiliriz? Ebeveyn çocuğunu tanımalı, davranış paternlerini bilmeli. Böylelikle onun yaşamındaki bir değişikliği fark edebilir. Sağlığı, uyku düzeni, okul başarısı, yemek düzenindeki değişiklikler, akranlarıyla ilişkilerdeki farklılıklar uyarı niteliğinde olmalı. Kısacası çocuğa bakmak değil onu görmek gerekiyor. Çocuklar başlarına geleni bir şekilde söylerler, sadece bunu yetişkin diliyle yapmazlar.

 

Saadet: Sorunlu ebeveynlik kısmına yukarıda kısaca değindik ama bir başka başlık altında “shareting” ile yeniden sormak istiyorum. Ayrıca bunu sadece aileler değil, özel okullar da yapıyor, yakın zamana kadar devlet okulları da yapıyordu. Her anını paylaşıyorlar çocukların. Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Henüz doğmadan dijital bir kimliği olan fetüsler var. Bu beni ilk okuduğumda çok şaşırtmıştı. Yeni Zelanda ve Avustralya’da yeni doğmuş bebeklerin %41’inin çevrimiçi bir yaşamı ve %7’sinin bir e-posta adresinin olduğunu biliniyor. Ebeveynler, bebek ya da çocuklarının fotoğraf ya da görsellerini çoğu kez deneyim paylaşımı amacıyla yayınlıyorlar ama bu yolla kendilerine bir sosyal topluluk kuruyor ya da kurulmuş bir topluluğa kabul ediliyorlar. Bu paylaşımların en büyük riski, en geç ergenliğe girişte çocuğunuzla yaşayacağınız gerilimi garanti etmesidir. Çocuklar yaşları ilerledikçe, kendileri için oluşturdukları ya da oluşturmaya çalıştıkları imajlarıyla, sizin onları gördüğünüz ve paylaştığınız şekilleri arasındaki çelişkileri tarif etmeye başlarlar. Bu paylaşımların içerik açısından filtrelenmesi ve 5 yaş altı çocuklar da dahil olmak üzere, çocuklardan onam alınması gerekiyor. Veriler bu görsellerin çalındığı ve izinsiz olarak kullanılabildiğini de gösteriyor.

 

Saadet: Bu söyleşiye katılan tüm konuklarıma sormayı çok sevdiğim soruyu size de sormak istiyorum; elinizde sihirli bir değnek olsa ve bunu çocuklar için kullanabilecek olsanız ne yapardınız?

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Ben 15 yaşıma kadar yazlarımı bir dut ağacının üzerinde geçirdim. Ceplerimde tespih böceği biriktirdim, kayalardan midye topladım. Birkaç tahta parçasıyla oyuncak yaptım. Ve buna benzer pek çok şey. Tahmin edebileceğiniz gibi X kuşağının tipik bir temsilcisiyim. Bizim kuşağın hayatının akışına sert müdahaleler oldu. Çocukluğumuzda çoğumuzun evinde TV yoktu, şimdi yapay zeka kullanıyoruz. Ve bu sert sıçramaya adapte olabildik. Teknolojinin gerekliliğinin farkındayım ve bunu elbette destekliyorum. Ancak yaşamın gerçek ölçeğini size doğa öğretir. Doğaya yöneliş, turistik bir gezi gibi ya da zamanın Avrupalı soylularının aşılarını olup yaptıkları Doğu ziyaretleri gibi olmamalı. Doğanın ritmini, döngüsünü ve kokusunu bilinçdışı süreçlerle içselleştirmek insan yaşamı için çok önemli bence. Elimde sihirli bir değnek olsaydı, çocukların zamanının geçişini hissedebildikleri ve doğanın eğitimine karşılık verebildikleri bir yaşamın içinde olabilmelerini sağlardım. Geçenlerde çimenlerde oturduğu için elbisesi leke olan bir kız çocuğunun nasıl içli içli ağladığını gördüm. Bu görünti kalbimi kırdı. Oysa çimen lekesi iyidir.

Saadet: Çok teşekkür ederim katılımınız için.  

Dr. Öğr. Üyesi Anıl Özgüç: Ben teşekkür ederim.

 

Şunlar da Hoşunuza Gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.