“… bir çocuğun sesi ne kadar erken ve ne kadar güçlü duyulursa, o kadar çok hayat kurtarılabilir” diyen Makbule Kurt Mutuoğlu “oğlak sohbetleri”nde :)

Bir makale başlığı, konusu ve ona harcanan emek tercih meselesidir ve bence bazen oralardan da insan insana yakın hissedebilir kendisini. Makbule Kurt Mutuoğlu da benim için onlardan birisi. Çocuklar için çalışan, bunun için hem literatür kısmında, hem de somut adım atma noktasında heyecanlı, cesaretli ve sözleri ile kendine yakın kılan birisi. Ben makalesi yanında, yüksek lisans tezini de büyük bir ilgiyle okudum. Çok fazla yeni kavramla da tanıştım. Bunların çoğu bu söyleşide yer alıyor. En can yakıcı olanı ise gözümüzden sakındığımızı söylediğimiz çocuklarımızı nasıl da riskler içinde bıraktığımız. Bence bu söyleşi sadece bu konuda minicik bir fark etmeye sebep olsa bile benim için anlamlı. Ama dilerim ki; “Bilinçsiz teknoloji kullanımı, çocukların ehliyetsiz ve sürüş becerisi olmadan trafiğe çıkmasına eşdeğer riskler taşımaktadır” diyen bu kadının sesi daha fazla insana ulaşsın. Topyekün(politik liderler, yerel yönetimler, STK’lar, eğitimciler, ebeveynler vb) önem vermemiz konular; siber suçlar, çocuk istismarı ve dijital istismar konuları.  “… bir çocuğun sesi ne kadar erken ve ne kadar güçlü duyulursa, o kadar çok hayat kurtarılabilir.” diyen Makbule hanıma sorularımın yanıtlarını ben ara vermeden, pür dikkat okudum, umarım okuyacaklarda da hareket etme, somut adım atma fikri verir… 

Saadet: Makbule hanım merhaba, sizin ortak yazar olduğunuz ve Prof. Dr. Halis Dokgöz hocanın editörlüğünde çıkan Siber Suçlar kitabındaki makalenizden çok etkilendim. Çok faydalı bir makale ve açıkçası aileleri bence çok ciddi sarsma potansiyelinde bir makale. Buraya geleceğim ama önce biraz kendinizden bahsetmenizi rica ediyorum. Eğitiminiz nedir, yüksek lisansınız elbette; çünkü ona dair da sorularım hazır. Buyrun lütfen

Makbule: Merhaba; öncelikle bu alana dikkat çektiğiniz için çok teşekkür ederim. Çünkü bazen dijital alanda çocuk koruma başlığı altında kimseye kendimizi ifade edemiyor gibi hissediyorum. Çocuk istismarını büyük depremlere benzetiyorum: Herkes bunun kendi hayatında yaşanmayacağı düşüncesiyle yaşıyor; fakat yaşandığında sonuçları son derece ağır oluyor. Bilimsel araştırmalara göre de çocuk istismarı sonrası yaşanan travmatik süreç, bir afete ya da savaş ortamına maruz kalmayla eşdeğer etkiler yaratıyor. Bu yüzden bu alanda, sayenizde bize erişen ailelere bunu hissettirebilmem ve farkındalık oluşturabilmem benim için çok kıymetli. Ben aslında bir “çocuk emekçisi” yim. Neden mi? Çocukluktan kalbe düşmüş bir çocuk hikâyesi aslında. 2004 yılı Eskişehir Anadolu Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği mezunuyum. Uzun yıllar anasınıfı öğretmenliği ve yöneticiliği yaptım; ancak gönlüm hep gözümün gördüğü bütün çocuklarla farklı mecralarda çalışmaktı ve bu da gerçekleşti. 2019 yılında Acıbadem Üniversitesi Adli Tıp Bölümünde tezsiz yüksek lisansımı, 2024 yılında ise Acıbadem Üniversitesi Adli Bilimler tezli yüksek lisansımı tamamladım. Ancak beni buraya sürükleyen asıl şey, “çocuk hakları” kavramına olan merakımdı. Şansım yaver gitti ve 2015 yılında, ülkemizde Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 1990 yılında imzalanmasını, yayımlanmasını sağlayan, ülkemiz için çok kıymetli bir değer olan Prof. Dr. Oğuz Polat ile tanıştım. Bendeki çocuk hakları ilgisine ve enerjisine kayıtsız kalmadı ve diğer çocuklarla göz teması yolculuğu böyle başladı. Bu sayede değerli hocalarım Prof. Dr. Işıl Pakiş ve Prof. Dr. Halis Dokgöz ile de tanışma fırsatı buldum. Beni yetiştiren hocalar konusunda hayat bana hep cömert davrandı. Gerçekten de ülkenin literatürde yer etmiş isimleriyle çalışmak müthiş bir deneyim. Bu süreçte çocuk hakları kavramını derinlemesine öğrenme imkânı buldum. Şu an İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde Çocuk Hakları Araştırmaları Uzmanı olarak çalışıyorum. Uzun yıllar yerel yönetimde çocuğun söz hakkı, madde bağımlılığını önleme ve risk altındaki çocuklar alanında saha çalışmaları yürüttüm. Çocuğa yönelik ihmal ve istismarın önlenmesine yönelik bilimsel yayınlarım bulunmakta. Kendi yazdığım çocuk hakları eğitim modülü şu anda İzmir Büyükşehir Belediyesi/ Yuvamız İzmir’de çocuklarla buluşuyor; anasınıfı çocuklarına haklarını öğretip güçlenmelerini sağlıyoruz. Kısacası, tüm çocukları dert ediniyoruz diyebilirim.

Saadet: Neden ve nasıl; çocuk, dijital dünya ve istismar konusuna eğildiniz? Yani temelde sizi bu konularda çalışmaya iten sebepler neler?

Makbule: Çocuk istismarı çok derin bir konu ve bu sürecin dijital ortama taşınması oldukça yaygın, aynı zamanda ürkütücüdür. Ne yazık ki çocuk istismarının en önemli özelliklerinden biri gizli kalmasıdır; dijital mecralar da bu gizliliği mümkün kılan oldukça uygun alanlar sunmaktadır. Aslında dijital güvenlik alanında çalışmaya 2017 yılında başladım. Beni bu konuda tetikleyen şey ise bir veli toplantısı oldu. O dönemde “fenomen anne” algısı neredeyse yok denecek kadar azdı. Bir velimiz, çocuğunun bazı becerilerinin olmayışından ve başarısızlık hikâyelerinden sürekli bahsediyordu. Biz ise çocuğun, akranlarına uygun bir gelişim döneminde olduğunu anlatmamıza rağmen veliyi bu noktada ikna edemedik. Neden böyle düşündüğünü sorduğumda, bir arkadaşının çocuğunun etkinlik ve çalışmalarını sürekli sosyal medyada paylaştığını; kendi çocuğunun bu başarıda olmamasını hazmedemediğini söyledi. İşte ilk fitil tam da orada ateşlendi. Toplantıyı çocuğun faydasına olacak şekilde tamamladıktan sonra yaptığım ilk iş, çocuk paylaşımları üzerine yazılmış akademik makaleleri taramak oldu. Bu süreçte “sharenting” kavramıyla tanıştım. Yaklaşık 200’e yakın fenomen anneyi takip ederek bir saha çalışması yürüttüm ve 2019 yılında, “Fenomen Annenin Sosyal Medya Üzerinden Çocuğa Şiddeti” başlığıyla, Prof. Dr. Işıl Pakiş ile birlikte birlikte bu çalışmayı yayımladık. Ancak asıl kırılma noktası pandemi döneminde yaşandı. Çocukların ev içinde yalnızca internet aracılığıyla sosyalleşmesi ve eğitim almasıyla birlikte yeni riskler ortaya çıktı. Bu süreçte bir Avrupa Birliği projesi kapsamında fon aldım ve pandemi döneminde ‘’Çocuklarda Öz Düzenleme ve Dijital Güvenlik Kılavuzu’nu yayımladık. Kılavuz çok ses getirdi; çünkü yalnızca risklerden değil, aynı zamanda önleme yaklaşımlarından ve dijital kültür oluşturmanın öneminden de bahsediyorduk. Böylece çocuk koruma ve çocuk hakları alanına, görece yeni kavramlar olan dijital haklar ve dijital güvenlik kavramları da dâhil oldu. Yolculuk hâlâ devam ediyor ve oldukça ağır bir emek gerektiriyor. Çünkü sorumluluğumuz çocukları korumak; artık yalnızca görünen tehlikelerden değil, görünmeyenden ve bilinmeyenden de korumak zorundayız.

Saadet: Az önce bahsini geçtiğim kitaptaki makaleniz “Çevrimiçi Çocuk İstismarı” başlığını taşıyor. Prof. Dr. Işıl Pakiş ile beraber yazıyorsunuz makaleyi. Bununla birlikte sizin yüksek lisans teziniz de “12-16 Yaş Aralığındaki Çocukların Çevrimiçi Risk Algısının Değerlendirilmesi: Dijital Ortamda Tehditler, Farkındalık ve Güvenlik Stratejileri” başlıklı. Makalede ailelerin içine düştüğü hataları çok net gösteriyorsunuz. Önce oradan başlamak istiyorum. Ne niyetle olursa olsun, çocuğuyla ilgili paylaşım yaparken, çocuğuna zarar vermek isteyenlere de veri hazırladığını fark etmiyor aileler. Bir yerde çocuğun duygusal haline dair veri paylaşıldığını ve bunun da aslında istismarcının elini güçlendirdiğini söylüyorsunuz. Çok önemli bir nokta burası. Elbette buraya gelirken yukarıda kısaca değindiğiniz “shareting” kavramına da değinerek açıklamanızı rica edeceğim.

Makbule: “Sharenting” kavramı, literatürde ebeveynlerin çocuklarına ait fotoğraf ve bilgileri sosyal medya üzerinden paylaşmasını ifade etmektedir. Dünyada bu konu üzerine çok sayıda akademik çalışma yapılmışken, Türkiye’de bu alanda çalışan ilk araştırmacılardan biriyiz. Saha çalışması sürecinde oldukça zorlandım; çünkü karşılaştığım görseller, paylaşımların biçimi ve ailelerin, gözlerinden bile sakındıkları çocuklarını nasıl bir karanlığın içine bıraktıklarının farkında olmamaları bende hem üzüntü hem de öfke yarattı. Hâlâ, çocuğunun fotoğrafı sosyal medyada paylaşılmadığı için öğretmenleri ya da kurumları şikâyet eden ailelerle karşılaşıyoruz. Ne yazık ki, ailelerin büyük bir kısmı bu tehlikenin farkında bile değil. Shareting öncelikle dijital adam kaçırma eylemlerini oldukça kolaylaştırıyor çocuğun fotoğrafı ile yüzlerce içerik üretilebilir, pornografik sitelere satılabilir ve bunun gibi yüzlerce örnek yazabiliriz ama benim burada asıl değinmek istediğim şey sosyal medya mecraları çocukların dijital günlüğü olmuş durumda; takip etmek istediğimiz bir çocukla ilgili her bilgiye kolayca erişebiliriz ve doğal olarak bu bilgiler bizi fiziksel olarak da çocuğa ulaştırır nasıl mı? Araştırmalar fenomen annelerin sayıca çok fazla olduğunu ve giderek artış gösterdiğini belirtmektedir. Fenomen anneler sosyal medya üzerinden çocukları ile ilgili iletişimlerini ve hareketlerini paylaşırken, ekran karşısındaki takipçi anneler, sosyal medya etkisi ile kendini eksik ve yetersiz görebilmektedir. Anneler, annelik becerilerini sosyal medya üzerindeki paylaşımlardan yola çıkarak değerlendirmekte, kıyaslamakta ve sosyal ağ üzerindeki annelik modellerini deneyimleyip, taklit etmektedir. Bu da fenomen anne aracılığı ile takipçi annelerin çocuklarını da istismara açık bir konuma getirmektedir. Çocuğun konumu, çocuğun rutini, çocuğun sevdikleri, sevmedikleri duygusal özellikleri, korkuları her şey çocuğa erişmek için bir kilometre taşı ve bunu takip eden bir saldırgan çocuğa ulaşmak ve çocukla yalnız kalmak için deneme yapabilecek birçok önemli bilgiye sahip. Yaptığımız araştırmada annelerin %95,9’unun çocuğun sosyal ortamı olan ev, odası, sınıfı, arkadaşları, öğretmeni, oyun alanı ile ilgili açık bilgileri paylaştığı saptanmıştır. Annelerin %52,9’unun çocukların web üzerinden açık konumunu (ev, okul, sürekli kullandığı park vb.) paylaştığı tespit edilmiştir. Annelerin %14,9’u çocuğun mahrem fotoğraflarını paylaşmaktadır. Annelerin %45,5’i çocukları fotoğraf ve video çekiminde zorlamakta ve çocuğu zorlayan annelerin %86’sında ticari davranış gözlemlenmiştir. Annelerin %86’sının çocuğu kar amaçlı faaliyetlerde medya yüzü olarak kullandığı tespit edilmiştir. Annelerin %81’i çocuğun duygusal özellikleri sınıflandırıldığında; korkuları, mutluluğuna dair nesne ipuçları, kaygıları ve hassas noktaları hakkında paylaşımlar yaparak istismarcının çocuğa yaklaşmasını kolaylaştıracak ipuçlarını açık olarak verdiği görülmüştür. %71,1 oranında anne çocuğun zayıf ve güçlü yanlarını paylaştığı tespit edilmiştir. Annelerin %46,3’ü kendi sosyal medya hesapları üzerinden hashtag (#) açarak veya farklı bir hesap açarak çocuklara dijital kimlik oluşturmaktadır. Bu sayede sosyal medya; çocukların “modern bir gün kitabı” oluştururken, çocukların mikro ünlülük kazandığı platformlar haline dönüştüğü de gözlenmektedir. Bu noktada sorunuza üzülerek yanıt vermek zorundayım; sosyal medya üzerinden çocuklara erişim çok kolay ve bu erişim, paylaşımlarımızın özellikleri ve açık bilgilerle kolaylıkla fizikse temasa dönebilmektedir.

Saadet: Çocuğun duygusal ihtiyaçlarını fark eden istismarcıların buradan ilerlemeleri ve tam da ergenliğe giren çocukları hedef almaları çok can acıtıcı. Çocuğun hassas noktaları, kırılganlıklarını paylaşmanın dezavantajlarını bu bağlamda değerlendirebilir misiniz? Siber uşaklaştırma yani grooming diye bir kavramdan da bahsediyorsunuz makalenizde. Çocukla ilgili algı yönetimi yapan istismarcı belirli bir noktadan sonra bunu daha farklı bir boyuta taşıyor. Buraları biraz açıklar mısınız?

Makbule: Bu iki kavramı birbirinden ayırmadan açıklamak istiyorum, izninizle. Bu aşama, aslında çocuklara dijital okur yazarlık geliştirme kavramının önemini net bir şekilde ortaya koyuyor. Dijital kültür ve dijital okur yazarlık, trafikte kuralları bilmeye benzer; çocuklar bu alanda ne zaman duracaklarını, ne zaman ilerleyeceklerini, kaçış rampalarını ve işaretlerini ne kadar iyi okurlarsa, o kadar güçlü olurlar ve bu bilgi onları sistemsel olarak korur. Gelişim dönemi itibarıyla değerlendirdiğimizde, çocukların arkadaşlık ilişkilerine, tüm diğer ihtiyaçların üzerinde değer verdiklerini ve buna bağlı olarak sosyalleşme ile akranlarıyla iletişimde kalmanın onları motive ettiğini biliyoruz. Dijital çağda büyüyen çocuklar, bu sosyalleşme ve arkadaşlık kavramlarını, yaşadıkları çağa uygun şekilde deneyimliyorlar; çevrimiçi sosyalleşme de yeni bir kavram olarak hayatımıza girmekte. Bu bağlamda, karşımıza “Grooming” kavramı çıkmaktadır. Grooming Süreci ve Özellikleri: “Grooming (siber uşaklaştırma)”, mağdurla iletişime geçme aşamasıyla başlamaktadır. Bu aşama, mağdur çocuğu istismara hazırlama süreci olarak tanımlanır. Grooming, global olarak tanımlandığında, failin fantezilerini hayata geçirdiği bir yöntem olarak da değerlendirilebilir.

Grooming süreci:

  • Karmaşık bir süreçtir,
  • Tanınması zor aşamalar içerir,
  • Başlangıç ve bitiş noktalarını anlamlandırmak oldukça zordur,
  • Grooming süreci standartlar dâhilinde hesaplanamayabilir ve saatler, haftalar, aylar hatta yıllar sürebilir.

Burada önemli olan nokta ise, failin mağdurla farklı cinsten olabileceği gibi aynı cinsten de olabilmesidir. Grooming‘in 6 karakteristik özelliği bulunmaktadır. Bunlar;

  • Manipülasyon,
  • Ulaşılabilirlik,
  • İlişki kurma,
  • Cinsel içerik,
  • Risk değerlendirmesi,
  • Yanıltma/aldatma.

Tüm bu aşamalardan sonra, fail çocukla akranı ya da bir arkadaşıymış gibi buluşmayı talep etmektedir. Burada tüm hikâyenin dijital boyutu, fiziksel bir boyutla yer değiştirmektedir. Çocukla buluşan istismarcı, çocuktan aldığı bilgileri, sırları, fotoğrafları ya da elinde bulundurduğu herhangi bir materyali şantaj aracına dönüştürmekte ve çocuğu istismar etmektedir. Bu eylem, sistematik olabileceği gibi tek seferlik de olabilir. Ancak burada önemli olan boyut, çocuğun akranı ile buluşmaya gittiğini düşünerek bir yetişkinle karşılaşmasıdır. Bu noktada ailelere çok önemli bir görev düşmektedir. İlk olarak, çocuklara yapılabilecek şantaj ya da tehditlere karşı her zaman çocuklarının tarafında oldukları mesajı verilmelidir. Dijital kültür kavramı altında, çocuğun herhangi bir görüntü ya da bilgiyi dijital araçlar üzerinden paylaşmaması gerektiği öğretilmelidir. Eğer böyle bir şey olduysa, çocuğun hiçbir paylaşımın kendisinden daha önemli olduğu fikrine kapılmaması gerektiği anlatılmalıdır. Bu, çocuğun şantaj ve tehdit ağına düşmesini engelleyecektir. Ayrıca, çocuklara sahip oldukları şikâyet hakkı kavramı ve şikâyet etmenin, yardım istemenin normal ve önemli bir şey olduğu mutlaka kavratılmalıdır.

Saadet: Dijital okur yazarlık ifadesine sıkça değiniyorsunuz. Maalesef bunun uygulanabilirliği konusunda da şüphelerim var. Bilginiz dahilindedir, Avustralya ve Fransa bu konuda sıkı tedbirler, yasaklar konusunda adım attılar. Sadece; yasaklananın daha büyük bir merakla geri dönebileceği olasılığını düşünmeden edemiyorum. Diğer yandan sağlık sorunları ve istismar gibi sorunları da barındırdığı ortada. Siz neler düşünüyorsunuz bu konuda. Ayrıca; bence aileler de zaten bu konuda yeterince bilinçli değil, bilinçli olsa bile uygulamada iyi değil..

Makbule: Avustralya ve Fransa, çocukların dijital platformlarda güvenliğini sağlamak için sıkı önlemler ve yasaklar getirdi. Bu düzenlemeler, çocukların çevrimiçi deneyimlerini güvenli hâle getirmeyi amaçlasa da bazı faydaları ve potansiyel sakıncaları da barındırıyor.

Faydaları:

  • Çocukların Güvenliği Artar: Çocuklar çevrimiçi daha güvende olurlar.
  • Dijital Bağımlılık Azalır: Çocukların aşırı ekran kullanımını sınırlayabilir.
  • Veri Gizliliği Sağlanır: Çocukların kişisel verileri daha iyi korunur.
  • Eğitim ve Farkındalık Artar: Dijital güvenlik konusunda daha fazla eğitim verilmesi sağlanır.

Potansiyel Sakıncaları:

  • Aşırı denetimden kaynaklanan davranış problemleri ve aile içi anlaşmazlık ve gerginlikler
  • Verilerin korunması adına yapılan yasaklar, çocukların fazla veri toplamasına yol açabilir.
  • Eğitim amaçlı dijital içeriklere erişim zorlaşabilir.
  • Teknolojik gelişmelere uyum sorunları çocukların sosyalleşmeleri, bilgi akılı ve değişikliklere uyum sağlamada sorunlar yaratabilir.
  • Potansiyel sakıncalar ne kadar genel geçer ya da yeri doldurulur gibi görünse de dijital çağ çocukları işin içine doğdukları çağın gerekliliklerini yaşayamamanın riskleri ve sonuçlarının iyi düşünülmesi gerekmektedir. Bu noktada, dijital okuryazarlık çok önemli bir rol oynar. Çocuklar, çevrimiçi ortamda güvenli bir şekilde gezinmeyi ve dijital dünyayı doğru kullanmayı öğrenmelidir.

Saadet: Siz yüksek lisans tezinizde kısıtlamalara karşı güvenlik ve tedbiri alıyorsunuz. Ayrıca internete erişimi hak bağlamında değerlendiriyorsunuz. Aile, eğitimciler ve devlete sorumluluk alma noktasında alan açıyorsunuz. Açıkçası bu kısmı özellikle merak ediyorum. Bir de çocuklar dijital dünyada yetişkinlerden sanki daha hızlı ve girişimci. Yani kontrol ve yasak delme konusunda okullardaki örnekler sıklaşmaya başladı. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?  

Makbule: Dijital vatandaşlık ve dijital kültür kavramlarının yalnızca teoride kalmaması, somut biçimde hayata geçirilmesi gerekmektedir. Son derece hassas ve “bıçak sırtı” bir alanda, bir yandan çocuğun korunması ve sağlıklı gelişimi gözetilirken, diğer yandan çocukların dijital çağın çocukları olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Çocukların dijital haklarını teslim etmek; gelişim, öğrenme ve sosyalleşme süreçlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu noktada dijital araçları ve mecraları siyah ya da beyaz olarak değerlendirmek, yani “dijital güvenlik ciddi sorunlar barındırıyor, tamamen kısıtlanmalı” ya da “çocuk dijitalin mutlak bir parçası olmalı” ikilemine sıkışmak gerçekçi değildir. Asıl ihtiyaç, bu iki uç arasında denge kurabilmektir. Bu dengenin temelini ise farkındalık ile koruyucu ve önleyici çalışmalar oluşturmaktadır. Söz konusu çalışmaların kamu sisteminde ve eğitim politikalarında karşılık bulması artık bir zorunluluktur. Bu sürecin en kritik noktalarından biri, çocukların dijital araç kullanımını büyük ölçüde ailelerinden öğreniyor olmalarıdır. Çocuk, dijital davranışları gözlemleyerek ve taklit ederek edinir. Bu nedenle ebeveynlerin rol modeli olması belirleyici bir etkendir. Uygun bir rol model olunduğunda, ebeveynin görevi yasaklayan bir figür olmak değil; çocuğa rehberlik eden, yönlendiren ve medya okuryazarlığı konusunda danışmanlık yapan bir destekleyici olmaktır. Dijital dünyada çocuğu korumanın yolu, yasaklardan çok bilinçli eşlikten geçmektedir.

Saadet: Tezinizde dijital yerli ve dijital göçmen kavramlarından bahsediyorsunuz. Anladığım kadarıyla bizler dijital göçmenleriz ve çocuklarımız da yerlileri J İtiraf edeyim, kendi ebeveynlik hikayemde olabildiği ölçüde dijital dünyayı kısıtladım okul öncesinde ve kontrollü şekilde araçsal olarak kullanmaya özen gösterdim. Ama pandemi ve okul hayatı ile tüm dengeler değişti. Ayrıca bu değişim sizin tezinizde de bahsettiğiniz gibi öğrenme şekillerini de değiştirdi. Yani artık bundan uzak durmak çok zor, okullar, öğrenme modelleri hep buna göre tasarlanıyor. Yine de artı yanlarını yanımıza alıp devam etmek en doğrusu galiba. Biz göçmen olarak, ne kadar daha yetebileceğiz, anlayabileceğiz emin değilim. Çok büyük bir değişim ve dönüşümün yaşandığı alanlar. Bir taraftan da yeni bağımlılık türlerinin de oluştuğu bir yer. Sanal bahis, sanal kumar, internet bağımlılığı ilk akla gelenler. Siz tezinizde bir de “beğeni bağımlılığı” kavramına değiniyorsunuz. Burayı biraz açar mısınız?

Makbule: Dijital kavramın hayatımıza girmesiyle birlikte, dijital sözlük de gündelik dilimizin bir parçası hâline gelmiştir. Bu sözlükte en başta yer alan kavramlardan ikisi “dijital yerli” ve “dijital göçmen”dir. Bu kavramlar, çocuklar ile yetişkinler arasındaki dijital araçlara bakış farkını ve bu araçları hayatımızda nasıl konumlandırdığımızı açıkça ortaya koymaktadır. Bilimsel açıdan ele alındığında; dijital ağların etkin olduğu bir ortamda doğmamış, ancak yaşamının ilerleyen dönemlerinde dijital araçlarla tanışmak ve bu araçları kullanmak zorunda kalmış bireyler “dijital göçmenler” olarak tanımlanmaktadır. Buna karşılık, dijital teknolojinin içine doğan, ekranlarla iç içe bir yaşam süren ve bu teknolojileri doğal bir yaşam alanı gibi deneyimleyen çocuklar ise “dijital yerliler” olarak adlandırılmaktadır. Dijital yerli olarak tanımlanan bu çocuklar, içinde bulundukları dönemin en önemli ve en etkili aktörleridir.  Dijital yerli olan çocuklar, adından da anlaşılacağı üzere ait oldukları dijital dünyayı tanımakta; keşfetme ve merak duygusu, sosyalleşme isteği ve popüler kültürün etkisiyle neredeyse tüm dijital platformları denemekte ve gözlemlemektedir. Ancak bu yoğun etkileşim, zamanla farklı bağımlılık türlerinin gelişmesine de zemin hazırlamaktadır. Özellikle ergenlik döneminde daha belirgin hâle gelen “beğeni bağımlılığı”, bu bağımlılık türlerinin en dikkat çekici örneklerinden biridir.

Beğeni bağımlılığı, sosyal medyanın yol açtığı önemli sorunlardan biri olarak tanımlanmaktadır. Çocukların ve gençlerin paylaşımlarını herkese açık gizlilik ayarlarıyla sunmaları ve aldıkları beğeni sayısını arkadaş grubu tarafından onaylanmanın bir göstergesi olarak algılamaları, bu bağımlılığın temelini oluşturmaktadır. Gençlerin kabul görme ve onaylanma ihtiyacına karşılık gelen bu durum, zamanla özgüven sorunlarına, duygusal dalgalanmalara ve ani tepkilere yol açabilmektedir. Beğeni bağımlılığının yoğunlaştığı durumlarda, sosyal medya platformlarının çocuklar ve gençler üzerindeki etkisi yalnızca psikolojik düzeyle sınırlı kalmamakta; duygu durum bozukluklarına, beden algısında bozulmalara, estetik kaygıların artmasına ve yeme bozukluklarının tetiklenmesine kadar uzanan ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle dijital yerli çocukların dijital dünyadaki varlığı, yalnızca teknoloji kullanımı olarak değil; çok boyutlu bir gelişim ve ruh sağlığı meselesi olarak ele alınmalıdır.

Saadet: Richard Louv’un çok severek, etkilenerek okuduğum “Doğadaki Son Çocuk” kitabını düşünmeden edemiyorum. Değişen ve dönüşen hayatlarımızda neleri kaybettiğimize, ne çeşit sağlık sorunları yaşadığımıza değinen bence şahane bir kitap. Yine iyileşmenin doğayla bir bütün olmakla, onun bir parçası olduğumuzu hatırlamakla mümkünlüğünü de birçok örnekle gösteriyor. Sizin tezinizde de yer alan ve değişen çocukluk kavramında yeni oyunlar, sosyalleşme vb her şey dijital dünyaya kaymış gibi duruyor. Bununla birlikte kaos eşlik ediyor çocukların hayatlarına. Şiddetin normalleşmesi, aslında iyi kötü her şeyin bu kadar normalleşmesi daha anormal bir durum yaratıyor ve maalesef son zamanlarda failin de mağdurun da çocuk olduğu acı olaylar yaşıyoruz. Siz bu alanda çalışan birisi olarak nelere daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz bu bir; ikincisi de hak temelli bakmak konusunda tezden bu yana sizin düşünce dünyanızda değişim oldu mu? Olduysa ne şekilde?

Makbule: Doğadaki Son Çocuk kitabı benim de referans aldığım kitaplardan biridir. Teze başlamadan hemen önce bu konuyla ilgili kapsamlı okumalar yapmış olmam, kuramsal bilgi ile sahada karşılaştıklarım arasındaki farkı zihnimde son derece canlı tutmamı sağladı. Çocuk, bedenini mekânlar arasında taşıyarak büyür; büyüme sürecinde problem çözme becerisi, öz düzenleme, sorumluluk bilinci gibi yaşam boyu yanında taşıyacağı pek çok kazanımı oyun ve doğayla kurduğu ilişki sayesinde edinir. Dijital kazanımlar da elbette kıymetlidir; ancak çocuğun dijital ortamlara erişim hakkını gözetirken, onun temiz bir çevrede yaşama ve doğayla temas kurma hakkını da ihlal etmemek gerekir. Sıklıkla söylendiği gibi, ilacı zehirden ayıran şey dozudur. Bu nedenle çocukla ilgili her uygulamada, çocuğun maruz kaldığı durumun onun için bir “ilaç mı yoksa zehir mi” olduğu dikkatle düşünülmelidir. Hak temelli bir bakış açısıyla çocukla ilgili her eylemde “çocuğun üstün yararı” gözetilmelidir. Bu iki ilkenin aileler için bir rehber olmasını ve her çocuğun bireysel özelliklerine göre bu “dozun” ayarlanmasını öneriyorum.

Siber şiddet kavramını, dijital riskler başlığı altında değerlendirmek mümkündür. Dijital riskler, çocukların çevrim içi etkileşimleri sırasında karşılaştıkları tehditler olarak tanımlanmaktadır. Bu riskler, çocukların güvenliğini tehdit etmekle kalmamakta; aynı zamanda fiziksel ve psikolojik açıdan da olumsuz etkilere yol açabilmektedir. Çocukların çevrim içi ortamlarda geçirdikleri süre arttıkça, bu risklerin de paralel biçimde arttığı görülmektedir. Bu bağlamda internet, bireysel ve toplumsal açıdan hem önemli bir fırsat hem de ciddi bir tehlike alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocuklar dijital araçları ilişki kurma, iletişim ve sosyalleşme aracı olarak kullanmaya başladıklarında ve bu mecralarda kendilerini anlaşılmış, güçlü ya da olmak istedikleri kimliğe daha yakın hissettiklerinde bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Günlük hayatın yoğunluğu içinde yeterince zaman ayıramadığımız çocuklarımız, sanal arkadaşlıklarda duygusal tatmin sağlayabilmektedir. Bu ortamlarda anlaşıldıklarını hissedebilmekte, örgütlenebilmekte, güçlenebilmekte ve kimi zaman suça sürüklenebilmektedirler. Bu noktada dijital kültür ve dijital okuryazarlık kavramları yeniden önem kazanmaktadır. Teze başlamadan önce de öncelik verdiğim konulardan biri çocukların dijital haklarıydı; ancak tez süreci sonrasında, dijital haklara ilişkin politikaların geliştirilmesinin ne denli acil ve hayati bir ihtiyaç olduğunu daha net biçimde gördüm. Tezimin yayımlandığı aylarda İzmir’de yaşanan karakol baskını ve bu olayın detayları, bu kaygımın ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Sizin aracılığınızla İzmir’ de şehit olan polislerimize de Allahtan rahmet ailelerine sabır diliyorum.

Saadet: Algoritmalar konusuna da gelmek istiyorum. Yetişkin olarak bazen fark edemiyoruz ama bu konuda bir veri bizi benzer birçok veriyle karşı karşıya bırakabiliyor ve beynimiz o konuya normalin üzerinde maruz kalıyor. Eleştirel okuma, eleştirel medya okur yazarlığı da dijital okur yazarlık konularına eşlik ediyor. Edebilenler şanslı diyelim ya da. Siz bu konuda çalışan bir uzman olarak, bizlere olumlu örneklerden bahseder misiniz?

Makbule: Algoritmalar, dijital dünyada neyi göreceğimizi, neye maruz kalacağımızı ve hatta neyi “normal” kabul edeceğimizi belirleyen görünmez yönlendiricilerdir. Yetişkinler olarak bile bunun farkına varmakta zorlanırken, çocukların bu etkiye karşı kendiliğinden direnç geliştirmesini beklemek gerçekçi değildir. Tek bir tıklama, izlenen bir video ya da yapılan kısa bir arama; benzer içeriklerin art arda önümüze düşmesine, dolayısıyla beynimizin belirli bir konuya normalin çok üzerinde maruz kalmasına yol açmaktadır. Bu durum, algı dünyasını daraltan ve tek yönlü bir bakış açısı oluşturan ciddi bir risk alanıdır. Tam da bu noktada eleştirel okuma, eleştirel medya okuryazarlığı ve dijital okuryazarlık kavramları birbirini tamamlayan beceriler olarak öne çıkmaktadır. Bu becerilere sahip olan bireyler elbette daha avantajlıdır; ancak bu durumu bir “şans” meselesi olarak görmek yerine, özellikle çocuklar için sistematik olarak kazandırılması gereken bir hak ve sorumluluk alanı olarak değerlendirmek gerekir. Olumlu örneklere baktığımızda, dijital okuryazarlık eğitiminin erken yaşta ve çocukların gelişim düzeyine uygun biçimde verildiği modellerin oldukça etkili olduğunu görüyoruz. Örneğin; çocuklara algoritmaların nasıl çalıştığını teknik detaylara boğmadan, “neden hep benzer videolar karşıma çıkıyor?” sorusu üzerinden anlatan çalışmalar, farkındalığı ciddi biçimde artırmaktadır. Aynı şekilde, çocukların izledikleri ya da paylaştıkları içerikler üzerine düşünmelerini sağlayan, “Bu içerik bana ne hissettirdi?”, “Bunu neden bana gösteriyor olabilir?” gibi sorularla desteklenen uygulamalar, eleştirel düşünme becerisini güçlendirmektedir.

Çocuk boyutunda en güçlü olumlu örneklerden biri de yetişkin rehberliğidir. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin yasaklayıcı bir dil yerine, birlikte izleyen, birlikte sorgulayan ve birlikte değerlendiren bir tutum sergilemesi, çocukların dijital dünyada yalnız olmadıklarını hissetmelerini sağlamaktadır. Bu yaklaşım, çocuğu pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp, bilinçli bir dijital vatandaş hâline getirmektedir. Sonuç olarak, algoritmaların etkisini tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir; ancak bu etkiyi görünür kılmak, sorgulanabilir hâle getirmek ve özellikle çocuklar için yönetilebilir bir çerçeveye oturtmak mümkündür. Dijital güvenlik açısından asıl başarı, çocukların neyi izlediğini kontrol etmekten çok, izlediklerini anlayabilen, sorgulayabilen ve gerektiğinde mesafe koyabilen bireyler olarak yetişmelerini sağlayabilmektir. Bu da ancak eleştirel medya okuryazarlığını, çocuk hakları ve dijital vatandaşlık perspektifiyle birlikte ele aldığımızda mümkün olacaktır.

Saadet: Galiba çocuğu içeriden güçlendirmek bize düşenler arasında. Bu zor da bir şey ama siber zorbalık diye bir şeyi bilip, bununla ilgili neler yapılabileceğini, yine bunun nasıl kırılacağını da göstermek gerekiyor galiba. Ailelerin yetemediği yerlerde eğitimciler ve okullar ama sanırım topyekün bu konuya açık olmak, bununla ilgili kararlar alıp uygulamaya sokmak gerekiyor. Öyle tek kişinin isteği veya söylemi ile değişecek bir şey değil gibi. Tezinizde yapılması gerekenler var ama ben yine de bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum. 

Makbule: Tek başına ve yalnızca aktivist çabalarla ilerlemenin yeterli olmadığı artık açıktır. Asıl mesele, kolektif bir irade oluşturabilmek ve bu gücü somut, sürdürülebilir adımlara dönüştürebilmektir. Dijital dünya, cinsiyet ayrımı yapmaksızın tüm çocuklar için riskler barındırmaktadır. Bu nedenle, kız ya da erkek fark etmeksizin, tüm çocukların ortak dijital tehditlerden benzer ölçüde etkilendiğini kabul etmek zorundayız. Çocuklar çevrim içi ağların aktif kullanıcılarıdır; teknolojik araçlarla iç içe büyümektedirler. Kullanım biçimleri ve bilinç düzeyleri farklılık gösterse de, yaş gruplarının örtüşmesi ve yoğun akran etkileşimi, dijital riskleri bireysel olmaktan çıkarıp kolektif bir soruna dönüştürmektedir. Araştırma verileri açıkça göstermektedir ki, çocukların yaşı ve sınıf düzeyi arttıkça dijital risklere ilişkin farkındalıkları da artmaktadır. Risk algısı yüksek olan çocukların teknoloji kullanımına daha erken yaşta başladığı tespit edilmiştir. Bu durum, çocukların uzun süre çevrim içi ortamlarda bulunmalarının, riskleri tanıma becerisini artırdığı şeklinde yorumlanmaktadır. Ancak bu tablo, çocukların riskleri yalnızca deneyimleyerek öğrenmesini kabul edilebilir kılmamaktadır. Çocukların zarar görerek öğrenmesini beklemek, koruma sorumluluğunun açık bir ihlalidir. Bu nedenle, çocukların dijital riskleri tanımasını, değerlendirmesini ve yönetmesini hedefleyen “Dijital Vatandaşlık Farkındalık Modülleri”nin sistematik biçimde hayata geçirilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur. Çocukları bu alanda desteklemek, onların güvenliğini sağlamanın en temel yollarından biridir. Bilinçsiz teknoloji kullanımı, çocukların ehliyetsiz ve sürüş becerisi olmadan trafiğe çıkmasına eşdeğer riskler taşımaktadır. Nasıl ki böyle bir durumu kabul edilemez buluyorsak, çocukların rehbersiz, denetimsiz ve hazırlıksız biçimde dijital dünyada var olmalarını da normalleştiremeyiz. Çocukların teknoloji kullanımında bilinçli, donanımlı ve yalnız olmadıklarından emin olmak zorundayız. Bu sorumluluk, bireysel tercihlerle değil; güçlü, yaygın ve sürdürülebilir bilinçlendirme politikalarıyla yerine getirilebilir. Sonuç olarak, “Dijital Ortamda Çocuk Hakları” kavramına bütüncül ve hak temelli bir yaklaşım geliştirilmesi acil bir gerekliliktir. Yasa koyucuların, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının eş güdüm içinde hareket ederek, çocukları dijital risklerden koruyacak bağlayıcı politikalar üretmesi ve dijital dünyada çocuk haklarını güvence altına alan somut eylem planlarını gecikmeksizin hayata geçirmesi gerekmektedir. Bu alan, ertelemeyi değil, kararlı ve ortak bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.

Saadet: Makbule hanım çocuk hakları konusunda çalışmanın size iyi gelen ve sizi yoran kısımları nelerdir?

Makbule: Çocuk hakları, benim için yalnızca bir çalışma alanı değil; çocukluk yıllarımda kurduğum bir hayaldi ve bugün bu hayal gerçeğe dönüştü. Ancak bu rüyanın herkes tarafından anlaşılması ve sahiplenilmesi hâlâ son derece zor. Çocuklara dair neredeyse her alanda “ister çocuk fotoğrafçılığı olsun ister çocukla ilgili herhangi bir faaliyet’’  arz ve talep olağanüstü güçlüdür. Ne var ki konu çocuk haklarına geldiğinde, sanki bilinmeyen, soyut ya da uzak bir kavramdan söz ediyormuşum gibi bir atmosferle karşılaşıyorum. Bu durum hem düşündürücü hem de derinden yorucu. Oysa çocuk hakları, bilinmeyen değil; tam tersine, en temel ve en vazgeçilmez gerçeğimizdir. Çocukların yaşam hakkından güvenliğine, katılımından korunmasına kadar uzanan bu haklar, tartışmaya açık değil, hayata geçirilmesi zorunlu ilkelerdir. Bu gerçeği somutlaştırmak, görünür kılmak ve sürdürülebilir hâle getirmek için büyük bir hayal kurdum: İzmir’in tam merkezinde bir Çocuk Hakları Araştırma Merkezi kurmak. Bugün beni en çok zorlayan şey, bu hayalin hâlâ bir hayal olarak kalmasıdır. Çünkü çocuk hakları bekleyemez. Her gecikme, her erteleme, bir çocuğun daha bu haklardan mahrum kalması anlamına gelir. Bu yüzden bu hayal, yalnızca kişisel bir hedef değil; toplumsal bir sorumluluk, ortak bir çağrı ve ertelenemez bir ihtiyaçtır.

Saadet: Elinizde sihirli bir değnek olsa ve bunu çocuklar için kullanabilseniz ne yapmak istersiniz?

Makbule: Bunu hiç bu açıdan düşünmemiştim. Oysa çocuk haklarını çocuklara öğretmek, başlı başına bir sihirli değnek gibidir. Ve o değnek on yıldır benim elimde. Bu süre boyunca binlerce çocukla bir araya geldim; “Çocuk Hakları Çocukken Öğrenilir” modülü aracılığıyla sayısız öğretmene, veliye ve çocuğa eğitimler verdik. Bugün bu çalışmanın İzmir’de, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük bir kurum tarafından müfredata alınmış olması, hayal edilebilecek en güçlü dönüşümlerden biridir. Bundan daha büyük bir sihir olabilir mi? Evet, bizim yolculuğumuz zaman aldı. Eğer bir ütopya kuracak ve gerçekten sihirli bir değnek hayal edecek olsaydım, çocukları tek bir dokunuşla kendini ifade edebilen, güçlü ve sözünü sakınmayan bireyler hâline getirirdim. Bizim yaptığımız ise daha sabır isteyen bir yol: adım adım, çocukların içindeki sesi büyüterek ilerlemek. Ne var ki zaman zaman haberlerde çocuklara dair üçüncü sayfa haberleriyle karşılaştığımda, o an orada olamadığımız, o çocuğun sesini duyamadığımız için hem kendime hem de insanlığa öfkeleniyorum. İşte bu yüzden her çocuğun sesi yüksek çıkmalı. Çünkü bir çocuğun sesi ne kadar erken ve ne kadar güçlü duyulursa, o kadar çok hayat kurtarılabilir.

Şunlar da Hoşunuza Gidebilir...

2 Responses

  1. Çağla dedi ki:

    Makbule hocamız ile çalışmak çok keyifli. Çocuklar için her alanda kendini geliştiren ve çok donanımlı biri. Onunla tanıştığımız için kendimi çok şanslı hissediyorum ❤️

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.